Dünyada savaşlar sürüyor, hükümetler değişiyor, ekonomiler sarsılıyor. Gazze’den Ukrayna’ya, Kızıldeniz’den Asya’ya kadar yaşanan gelişmeleri konuşuyoruz.
Dünyada savaşlar sürüyor, hükümetler değişiyor, ekonomiler sarsılıyor. Gazze’den Ukrayna’ya, Kızıldeniz’den Asya’ya kadar yaşanan gelişmeleri konuşuyoruz.
Fakat bütün bu tablonun arkasında çoğu zaman yeterince sorgulanmayan başka bir güç var:
Sermaye…
Trilyonlarca doları yöneten büyük fonlar ve finans kuruluşları; enerji, teknoloji, bankacılık, savunma ve gıda gibi stratejik sektörlerde giderek daha fazla söz sahibi oluyor.
Peki bu fonlar sadece yatırım mı yapıyor?
Yoksa ekonomik gücü kullanarak siyasi ve stratejik dengeleri de etkiliyorlar mı?
İşte asıl soru burada başlıyor.
Bugün bir ülkeyi etkisiz hâle getirmek için her zaman savaş açmak gerekmiyor. Sermaye hareketleri, finansal yaptırımlar, kredi kanalları, teknolojiye erişim ve ekonomik baskılar da ülkelerin kararlarını etkileyebiliyor.
Bir ülkeye milyarlarca dolarlık sermaye girişi ekonomiyi rahatlatabilir. Ancak aynı sermayenin kısa sürede çıkması, piyasaları sarsabilir.
Bu nedenle ekonomik bağımsızlık, artık siyasi bağımsızlık kadar önemlidir.
Türkiye açısından da mesele yalnızca yabancı yatırımın gelmesi değildir. Asıl mesele; kim yatırım yapıyor, hangi sektöre giriyor, ne kadar süre kalıyor ve bu yatırım Türkiye'ye ne kazandırıyor?
Üretime, teknolojiye ve istihdama katkı sağlayan yatırım başka; yalnızca kısa vadeli kazanç peşinde koşan sıcak para başka.
Türkiye'nin geleceği açısından yapılması gereken, sermayeye kapıları kapatmak değil; sermayenin şartlarını ve yönünü kendi milli çıkarları doğrultusunda belirleyebilecek ekonomik güce ulaşmaktır.
Çünkü dünya artık yalnızca tanklarla, füzelerle ve ordularla yönetilmiyor.
Enerji, teknoloji, veri ve para da yeni çağın silahları hâline geliyor.
ABD, Çin, Avrupa ve diğer güç merkezleri arasındaki mücadele bunun açık göstergesi.
Bugün savaş meydanında kazanan kadar, sermayenin yönünü belirleyen de geleceğin dünyasında söz sahibi olacak.
O hâlde soruyu yeniden soralım:
Dünyayı gerçekten kim yönetiyor? Siyasetçiler mi, devletler mi, yoksa devletlerin arkasındaki devasa sermaye gücü mü?
Belki de yeni dünya düzeninin en büyük sırrı burada saklı.
Çünkü görünmeyen güç, bazen en güçlü güçtür.
Ve Türkiye'nin önündeki en büyük meselelerden biri de şudur:
Kendi ekonomisini, kendi sermayesini ve kendi geleceğini ne kadar kontrol edebiliyor?
Çünkü gerçek bağımsızlık, yalnızca kendi kararını verebilmek değil;
başkasının parasına, teknolojisine ve kararına mecbur kalmadan o kararı uygulayabilmektir.
Türkiye; Avrupa ile ekonomik ilişkilerini sürdürürken Türk dünyasıyla bağlarını güçlendirmek, Orta Doğu'daki etkinliğini artırmak, Rusya ve Asya ile ilişkilerini dengede tutmak ve aynı zamanda kendi savunma ve teknoloji kapasitesini geliştirmek zorunda.
Çünkü artık güçlü olmak yalnızca güçlü bir orduya sahip olmak anlamına gelmiyor.
Güçlü ekonomi, güçlü teknoloji, güçlü diplomasi ve güçlü bir toplumsal yapı da milli gücün temel unsurlarıdır.
Bugünün dünyasında ülkeler yalnızca savaş meydanlarında değil, masalarda, fabrikalarda, laboratuvarlarda ve enerji koridorlarında da mücadele ediyor.
Türkiye için mesele, değişen dünyayı seyretmek değil; değişimin yönünü doğru okuyarak kendi geleceğini şekillendirmek.
Çünkü tarih bize şunu gösteriyor:
Dünya düzenleri değişir. Değişmeyen ise değişimi zamanında fark eden milletlerin ayakta kalabildiği gerçeğidir.