Avrupa uzun yıllar sonra ilk kez aynı anda iki ateşi söndürmeye çalışıyor. Biri sokaklarda, evlerde, mutfaklarda yanıyor; diğeri ise sınır boylarında, radarlarda, karargahlarda.
Kıta sadece bir ekonomik durgunluktan geçmiyor. Daha derinde, toplumla devlet arasındaki bağın, güvenlikle refah arasındaki dengenin sınandığı tarihi bir eşikten geçiyor.
Ekonomik krizden toplumsal öfkeye
Fransa'dan Almanya'ya, İtalya'dan İspanya'ya kadar Avrupa'nın farklı ülkelerinde yükselen protestoların arkasında ortak sorunlar bulunuyor. Hayat pahalılığı, konut krizi, işsizlik, düşük ücretler ve gelecek kaygısı toplumun geniş kesimlerini rahatsız ediyor.
Çiftçiler üretim maliyetlerine, işçiler ücretlerine, gençler barınma ve gelecek sorunlarına, emekliler ise yaşam koşullarına dikkat çekiyor. Farklı kesimlerin sokaklara taşıdığı bu tepkiler, Avrupa'da biriken toplumsal hoşnutsuzluğun göstergesi.
Ancak mesele yalnızca ekonomik sıkıntılar değil. Vatandaşların siyasi karar alma mekanizmalarına duyduğu güvenin sorgulanması da bu tablonun önemli bir parçası. Ekonomik sorunların çözülememesi, toplumsal tepkinin siyasi bir nitelik kazanmasına zemin hazırlıyor.
Sınırlarında büyüyen savaş tehlikesi
Avrupa'nın diğer büyük sorunu ise Rusya ile Batı arasındaki giderek sertleşen güç mücadelesi.
Ukrayna savaşı, NATO ile Rusya arasındaki gerilimin merkezinde bulunuyor. Baltık ülkeleri, Polonya, Karadeniz ve Doğu Avrupa, bu rekabetin en hassas bölgeleri arasında yer alıyor.
Avrupa ülkeleri savunma bütçelerini artırırken askerî kapasitelerini güçlendirmeye çalışıyor. Rusya ise NATO'nun doğuya doğru genişlemesini kendi güvenliği açısından tehdit olarak değerlendiriyor.
Bu karşılıklı güvensizlik, yanlış bir askerî hesaplama veya kontrol edilemeyen bir kriz sonucunda daha geniş çaplı bir çatışmaya dönüşme riski taşıyor. Bununla birlikte Avrupa ile Rusya arasında büyük bir savaşın kaçınılmaz olduğunu söylemek için yeterli neden bulunmuyor.
Savaş hazırlığı ile halkın beklentileri arasındaki çelişki
Avrupa'nın önündeki en önemli sorunlardan biri de burada ortaya çıkıyor.
Hükümetler savunma harcamalarını artırmaya çalışırken vatandaşlar daha iyi eğitim, sağlık, konut ve sosyal güvenlik talep ediyor. Bir tarafta askerî güvenlik, diğer tarafta ekonomik ve sosyal güvenlik beklentisi bulunuyor.
Bu iki alan arasındaki kaynak ve öncelik tartışması, siyasi gerilimleri daha da artırabilir.
Avrupa'da farklı ülkelerde ortaya çıkan protestoların ortak bir siyasi hareket hâline gelip gelmeyeceği henüz belli değil. Ancak ekonomik sıkıntıların, savaş endişesinin ve siyasi güvensizliğin aynı dönemde büyümesi, Avrupa'nın istikrarını zorlayan önemli bir gelişmedir.
Türkiye açısından Avrupa'daki gelişmeler
Avrupa'da yaşanabilecek büyük bir kriz Türkiye'yi de doğrudan etkileyecektir.
Türkiye, NATO üyeliği, Karadeniz'deki stratejik konumu ve Montrö Boğazlar Sözleşmesi nedeniyle bu güç mücadelesinin önemli aktörlerinden biridir.
Rusya ile ilişkilerini sürdürürken Batı ile güvenlik bağlarını da korumak zorundadır. Olası bir geniş çaplı çatışma ise Türkiye açısından ekonomik kayıplar, enerji sorunları, ticaretin daralması ve yeni göç dalgaları gibi ciddi sonuçlar doğurabilir.
Bu nedenle Türkiye'nin temel çıkarı, Avrupa'daki istikrarsızlığın büyümesini önlemek ve bölgesel barışın korunmasına katkı sağlamaktır.
Sonuç
Avrupa bugün tarihinin en zor denklemlerinden biriyle karşı karşıya.
Bir yanda geçinemeyen, barınamayan, geleceğinden endişe duyan kendi halkı; diğer yanda kapısına dayanan savaş ihtimali.
Silahlara ayrılan her bütçe, sokaktaki öfkeyi biraz daha büyütüyor. Sokaktaki öfke görmezden gelindikçe, kıtayı bir arada tutan güven biraz daha aşınıyor.
Ve unutulmamalı: Hiçbir kıta sadece füzelerle yıkılmaz. Bazen en büyük çöküş, içeride adaletin sustuğu, umudun tükendiği anda başlar.
Avrupa'nın kaderini tayin edecek olan, sahip olduğu silahların menzili değil, kendi toplumuna vereceği umudun büyüklüğü olacaktır.
Ve belkide yıllardır kanını emdikleri Afrika ve sömürge ülkelerinin ahı çıkacak …!
“Hoş geldin Avrupa baharı” …