Savaşlar bazen sınırda başlamaz; bir anlaşmayla, bir tehditle, atılan yanlış bir adımla kapınıza dayanır. Bugün Orta Doğu’da yaşananlar, Türkiye’nin geleceği ve güvenliği açısından dikkatle değerlendirilmesi gereken bir dönemin kapısını aralıyor.
Savaşlar bazen sınırda başlamaz; bir anlaşmayla, bir tehditle, atılan yanlış bir adımla kapınıza dayanır. Bugün Orta Doğu’da yaşananlar, Türkiye’nin geleceği ve güvenliği açısından dikkatle değerlendirilmesi gereken bir dönemin kapısını aralıyor.
Yemen’de Husiler, Suudi Arabistan’la yükselen gerilim ve Mekke Ortak Savunma Anlaşması… Bölgedeki her gelişme, Ankara’nın önüne yeni bir güvenlik sınavı çıkarıyor.
Peki, Türkiye dostlarını korurken kendisini büyük bir bölgesel çatışmanın içinde bulabilir mi? Asıl üzerinde durmamız gereken soru budur.
Husilerin füze ve insansız hava aracı kapasitesi, İran’la ilişkileri ve Kızıldeniz’deki ticaret yolları üzerindeki etkisi, meselenin yalnızca Yemen’den ibaret olmadığını gösteriyor. Suudi Arabistan’a verilecek desteğin kapsamı genişlerse Türkiye, istemediği bir gerilimin tarafı hâline gelebilir.
Tehlike yalnızca füzelerden ibaret değil. Çatışmanın büyümesi; enerji fiyatlarını, ticaret yollarını, ekonomimizi ve bölgesel güvenliğimizi etkileyebilir. Bugün uzak coğrafyalarda yaşanan gelişmeler, yarın milletimizin sofrasına, cebine ve huzuruna yansıyabilir.
Elbette Türkiye’nin savaşa gireceğini veya doğrudan hedef alınacağını söylemek için kesin bir dayanak yok. Ancak devlet yönetmek, tehlike kapıya dayandıktan sonra tedbir almak değil, tehlikeyi önceden görüp gereken hazırlığı yapmaktır.
Türkiye güçlü olmak zorundadır. Fakat asıl güç, yalnızca silahlara sahip olmak değil; o gücü ne zaman kullanacağını bilmek, gerektiğinde savaşı önlemek ve milletin geleceğini güvence altına almaktır.
Bizim tarihimiz, vatanın bağımsızlığı uğruna verilen büyük mücadelelerle yazılmıştır. Bu millet, gerektiğinde bir olur, beraber olur ve vatanını korumak için her türlü fedakârlığı yapar. Ancak millî duygularımız, bizi düşünmeden atılacak adımlara değil, ülkemizin çıkarlarını akılla ve sağduyuyla korumaya yöneltmelidir.
Müttefiklerle dayanışma elbette önemlidir. Fakat hiçbir anlaşma, Türkiye’nin kendi güvenliğini, millî çıkarlarını ve geleceğini ikinci plana atmasına neden olmamalıdır. Diplomasi kapıları açık tutulmalı, savunma işbirliği dikkatle yürütülmeli ve ülkemizi doğrudan çatışmanın içine çekebilecek ihtimaller en ince ayrıntısına kadar değerlendirilmelidir.
Çünkü mesele yalnızca Husiler ya da Suudi Arabistan değildir. Mesele, Türkiye’nin bu fırtınada rotasını nasıl belirleyeceğidir.
Unutmayalım: Başkasının ateşini söndürmeye giderken kendi evimizi ateşe vermemeliyiz..!
Türkiye’nin önceliği bellidir: Vatanın güvenliği, milletin huzuru, devletin bekası ve gelecek nesillere bırakılacak bağımsız bir ülke…
Bizim için bayrak yalnızca bir sembol, vatan yalnızca üzerinde yaşadığımız toprak değildir. Bayrak bağımsızlığımızın, vatan ise ortak geleceğimizin adıdır. Bu değerleri korumak, hem güçlü bir savunma hem de akılcı bir dış politika gerektirir.
Çünkü bu coğrafyada güçlü kalmanın yolu, yalnızca savaşmaya hazır olmaktan değil, milletin çıkarlarını her şartta koruyacak bir devlet aklına sahip olmaktan geçer.
Çünkü Türkiye’nin güvenliği söz konusu olduğunda ne rehavete yer vardır ne de düşünmeden atılacak adımlara…
Vatan sevgisi, yalnızca gerektiğinde mücadele etmek değil; o mücadeleyi gereksiz kılacak tedbiri de zamanında almaktır.
Bu millet, vatanını savunmaktan hiçbir zaman kaçmadı. Ancak mesele, yalnızca savaşmak değil; milletimizi gereksiz bir savaşın bedelinden korumak, devletimizin gücünü ve bağımsızlığını akılla yönetmektir.
Önce Türkiye! Önce millî güvenlik! Önce milletimizin huzuru!