Kıymetli okurlarım; bir ninenin duası, bir akıncının kılıcından daha güçlü olabilir mi? Kosova’nın kanlı meydanlarında, ölümle yaşam arasında gidip gelen bir yiğidin uzun soluklu hikâyesine davet ediyorum sizleri. Çayınızı kahvenizi alın; zira bu hikâyede bir torun savaşa, bir nine ise ömrünün en uzun bekleyişine uğurlanacak…
Kıymetli okurlarım; bir ninenin duası, bir akıncının kılıcından daha güçlü olabilir mi? Kosova’nın kanlı meydanlarında, ölümle yaşam arasında gidip gelen bir yiğidin uzun soluklu hikâyesine davet ediyorum sizleri. Çayınızı kahvenizi alın; zira bu hikâyede bir torun savaşa, bir nine ise ömrünün en uzun bekleyişine uğurlanacak…
Hazırsanız, asırlar öncesine gidiyoruz.
1448…
Ninesinin ellerini son kez öptüğünde, genç akıncı henüz bilmediği bir hakikatin eşiğindeydi: İnsan bazen bir savaşa vatanını korumak için giderdi, bazen de geride bıraktığı tek yüreğin bir daha parçalanmaması için… O sabah ihtiyar kadının elleri torununun ellerini bırakmak istemiyor, parmakları sanki onun bileklerine değil de ömrünün son ipliğine tutunuyordu. Genç adam atının yanında dimdik duruyor, yüzüne yiğitlere yaraşır bir sükûnet yerleştirmeye çalışıyordu. Lakin ninesinin gözlerinde gördüğü korku, karşısına çıkacak binlerce düşmanın kılıcından daha ağırdı. Çünkü o gözler bir zamanlar kocasını Kosova toprağına vermiş, yıllar sonra oğlunu İzladi’de kaybetmiş, şimdi de ömrünün son dalı olan torununu yeni bir Kosova’ya uğurluyordu. Kadın, sanki yıllardır içine gömdüğü bütün feryatları bir tek bakışa sığdırmıştı. Torununun yüzüne baktı; alnındaki çocukluk izlerini, yanağındaki ince yara izini, gözlerinin kenarında babasından kalma o inatçı bakışı seyretti. Sonra titreyen ellerini kaldırıp oğlanın yüzünü avuçlarının arasına aldı. “Eğil hele yiğidim” dedi. Genç akıncı başını eğdi. Nine alnına uzun uzun bir öpücük kondurdu, ardından onu göğsüne çekti. Öyle bir sarıldı ki sanki kollarıyla etrafına görünmez bir duvar örecek, ölümün yolunu kesebilecekti. Dudaklarını torununun kulağına yaklaştırdı ve sesi, yılların yorgunluğundan incecik çıkarken şu sözleri fısıldadı: “Her ne olursa olsun hayatta kal yiğidim… Garip bağrıma bir ateş de sen salma.” Genç adamın boğazına bir yumru oturdu. Ninesinin saçlarından gelen o tanıdık kokuyu içine çekti; çocukluğunda korktuğu gecelerde başını koyduğu dizlerin, hastalandığında alnına serin bezler bırakan ellerin, karnını doyurmak için kendi lokmasından eksilten o ihtiyar yüreğin kokusuydu bu. Bir şey söylemek istedi ama kelimeler dudaklarına varamadan dağıldı. Ninesinin ellerini öptü, ellerini gözlerine götürdü. “Dua et nine” diyebildi yalnızca. “Duan başımın üstünde olsun.” Sonra atına bindi. Aradan birkaç adım geçmişti ki arkasına döndü. İhtiyar kadın hâlâ kapının önündeydi. Ne el sallayabiliyor ne de içeri girebiliyordu. Torunu gözden kaybolana kadar ayakta durdu; ardından bir elini göğsüne bastırdı, öteki eliyle kapının direğine tutundu. Evin içi sessizdi. Ocakta kül vardı, duvarda kocasından kalma eski bir kuşak, sandığın dibinde oğlunun çocukken giydiği küçük bir cepken… Şimdi bir de torununun boş yatağı kalmıştı. Kadın o gün ilk kez, insanın bazen birini uğurlarken kendi canından bir parçayı da kapının dışına bıraktığını anladı.
Akıncının adı Ali’ydi. Anasını hiç hatırlamazdı. Henüz kundakta bir çocukken, ardına bakmadan çekip gitmişti kadın. Kimi, yoksulluğa dayanamadığını söylemişti; kimi, başka bir hayata sığındığını… Ninesi hiçbir vakit söz etmemişti ondan. Ali çocukken annesini sorduğunda yalnızca, “Senin suçun değil evladım” der, ardından konuyu değiştirirdi. Belki de bazı yaralar çocukların anlayacağı dilden anlatılamazdı. Ali’yi büyüten, babasının annesi olan bu ihtiyar kadındı. Onun babası Osman, Sultan II. Murad’ın ordusuyla İzladı Savaşı’na katılmış ve orada şehit düşmüştü. Ali babasının yüzünü hatırlayamayacak kadar küçüktü. Babasından kalan tek şey, ninesinin sandığında sakladığı paslanmış bir hançerle, yıllar geçtikçe daha da ağırlaşan birkaç hatıraydı. “Baban atına bindiğinde sen kapının eşiğinde emekliyordun” derdi nine. “Seni kucağına aldı, yanağından öptü. Sonra bana dönüp, “Ana, oğlan büyüyünce ona doğruluğu öğret. Kılıç tutmayı başkası da öğretir”dedi.” Ali bu sözleri dinlerken gözlerini yere indirirdi. Babasını hiç tanımamıştı ama onun nasıl biri olduğunu öğrenmek için bir mezar taşına ihtiyacı yoktu. Çünkü babasının hatırası, ninesinin her nasihatiyle yeniden ayağa kalkıyordu. Öte yandan nine, Ali’nin dedesini de aynı toprağa vermişti. Kocası, Birinci Kosova Savaşı’nda şehit düşmüştü. O günlerden geriye kalan, gençliğinin yarısı ve bir avuç hatıraydı. Kocasının şehadet haberini aldığında henüz saçlarına ak düşmemişti. Bir bebeği vardı kucağında, bir de geleceğe dair söylenmemiş hayalleri… O günden sonra geceleri yastığa başını koyduğunda ağlamış, sabah olduğunda kalkıp ocağını yakmıştı. Çünkü hayat, insanın yüreği paramparça olsa da ekmek pişirmesini, su taşımasını, çocuğunu doyurmasını istiyordu. Yıllar böyle geçti. Ali büyüdü. Önce ninesinin ardında yürüyen küçük bir çocuk oldu; sonra köyün öteki oğlanlarıyla at koşturan, yay geren, kılıç tutmayı öğrenen bir delikanlı… Gençliğe adım attığında omuzları genişlemiş, bakışları sertleşmişti. At üstünde rüzgâr gibi ilerliyor, okunu hedefinden şaşırmıyordu. Bir gün köyün yaşlılarından biri onun için, “Osman’ın kanı yerde kalmayacak” dediğinde nine sertçe karşılık vermişti: “Ben oğlumun kanını değil, oğlumu isterdim.” Bu söz Ali’nin aklından hiç çıkmadı. Yiğitliği öğrendi ama yiğitliğin ölüm aramak olmadığını da ninesinden gördü. Yaralı bir hayvanı yol kenarında bırakmadı, kavga edenlerin arasına girdi, kendisinden zayıf olana el kaldırmadı. Fakat büyüdükçe bir şey daha öğrendi: Dünyada insanın iradesini aşan çağrılar vardı. Bir gün atının yelesini okşarken ninesi ona, “Evlat, her giden kahraman olmaz. Bazen asıl yiğitlik, dönmek için sebebin olmasıdır” demişti. Ali o vakit bu sözün manasını tam kavrayamamıştı. Şimdi, Sultan II. Murad’ın ordusuna katılacağı gün, o mananın ağırlığını omuzlarında taşıyordu.
Yıl 1448’di. Sultan II. Murad, Osmanlı ordusuyla yeniden Kosova’ya yürüyordu. Karşılarında, Macar kumandanı János Hunyadi’nin öncülük ettiği, Osmanlı ilerleyişini durdurmak isteyen büyük bir Haçlı ordusu vardı. Düşman saflarında farklı memleketlerden gelen askerler, şövalyeler ve kumandanlar bulunuyordu “Gök çökse mızraklarımızla tutarız!” diyorlardı. Kosova ovası, bir kez daha nice annenin duasına, nice evladın cesaretine, nice ihtiyarın korkusuna şahitlik edecekti. Ali, Osmanlı askerlerinin arasına katıldığında gökyüzü kurşuni bir renge bürünmüştü. Atların solukları soğuk havada buharlaşıyor, zırhlar birbirine çarptıkça boğuk sesler yükseliyordu. Herkes savaşın yaklaştığını biliyordu. Kimi kılıcının ağzını kontrol ediyor, kimi yayının kirişini yokluyor, kimi de sessizce dua ediyordu. Ali’nin yanında, yüzünde yılların çizgilerini taşıyan bir akıncı vardı. Adam, onun kılıcına bakıp sordu: “İlk büyük savaşın mı?” Ali başını salladı. “Öyleyse korkuyor musun?” Genç adam bir müddet düşündü. “Korkuyorum” dedi dürüstçe. “Ama korkumdan utanmıyorum.” Yaşlı akıncı gülümsedi. “İyi. Korkmayanın aklı ya geride kalmıştır ya da hiç gelmemiştir.” Ali de hafifçe gülümsedi. Ardından bakışlarını ufka çevirdi. Ninesinin yüzü gözlerinin önüne geldi. Bir an, atını geri çevirip eve dönmeyi düşündü. Kapıyı açtığında ninesinin şaşkınlıkla kendisine bakacağını, sonra hiçbir şey sormadan onu sofraya oturtacağını hayal etti. Fakat hemen ardından babasının İzladi’de, dedesinin eski Kosova’da bıraktığı hatıralar aklına geldi. Kendisine düşen vazife belliydi. Yine de Ali’nin gönlünde bir tek dilek vardı: Savaş bitsin, atını sürsün ve o kapının önünde yeniden ninesini görsün.
Kosova ovasında çatışmalar başladığında yer gök demir sesleriyle doldu. İlk çarpışmalarda atlar kişnedi, oklar havayı yardı, kılıçlar kalkanlara vurdu. Ali, akıncıların arasında süratle hareket ediyor, düşman saflarının zayıf noktalarını kolluyordu. Bir an önce parlayıp sönen bir yıldız gibi hücum ediyor, sonra arkadaşlarının yanına dönüyordu. Ne zaman bir düşman askerini yere düşürse onun da bir ananın evladı olduğunu düşünmemeye çalışıyordu; çünkü savaş meydanında tereddüt, yalnız kendi canını değil yanındaki arkadaşının canını da tehlikeye atardı. Fakat Ali’nin yiğitliği, gözü dönmüş bir öfkeye benzemiyordu. Gerektiğinde kılıcını kaldırıyor, gerektiğinde geri çekiliyor, yaralı bir arkadaşını yerde bırakmamak için kendi canını tehlikeye atıyordu. Savaşın ilk gününde omzuna bir ok sıyırdı. Zırhının arasından sızan kanı görünce yanındaki asker, “Çekil geriye!” diye bağırdı. Ali yarasına bir bez bastırdı. “Daha ninemin yüzünü göreceğim” dedi. “Bu kadarcık yarayla geri dönersem beni kapıdan içeri almaz.” Adam kahkahayla güldü. “Senin nine sert kadın olmalı!” Ali’nin yüzündeki gülümseme bir anlığına büyüdü. “Serttir,” dedi. “Ama eli yumuşaktır.” O gece kamp ateşlerinin etrafında askerler yaralarını sardı. Kimi memleketinden söz etti, kimi çocuğunun adını andı. Bir delikanlı, annesinin ona uğurlarken verdiği küçük mendili çıkarıp öptü. Başka biri, dönünce evleneceği kızdan bahsetti. Ali sessizce oturuyor, ninesinin son sözlerini hatırlıyordu. Hayatta kal… Garip bağrıma bir ateş de sen salma. O vakit anladı ki her askerin göğsünde, zırhının koruyamadığı bir yer vardı. Oraya kılıç işlemiyor, ok değmiyor, düşman ulaşamıyordu. O yer, insanın geride bıraktığı sevdiklerinin adıydı.
Savaş günler boyunca şiddetini sürdürdü. Osmanlı safları düşman hücumlarına karşı koyuyor, akıncılar uygun anlarda düşmanın düzenini bozmak için ileri atılıyordu. Kosova’nın toprağı ayaklar altında ezilmiş, otların üzerine kan ve çamur karışmıştı. Kılıçların çınlaması, yaralıların iniltileri ve kumandanların emirleri birbirine karışıyordu. Ali’nin atı bir çarpışmada yaralandı. Genç akıncı, atını güvenli bir yere çekmek için uğraşırken iki düşman askeri önünü kesti. Birini kılıcıyla geri püskürttü, ötekinin hamlesinden son anda sıyrıldı. Ardından arkadaşlarının yanına ulaşmayı başardı. O gün birkaç kez ölümün soğuk nefesini ensesinde hissetti. Ama her defasında ninesinin sözleri onu yeniden ayağa kaldırdı. Bir düşman kılıcı omzunu sıyırdığında, bir mızrak kalkanına saplandığında, ayağı çamura takılıp yere düştüğünde aynı ses yankılanıyordu zihninde: Hayatta kal yiğidim… O ses, savaş meydanındaki bütün gürültüyü bastırıyordu.
Çatışmaların ilerleyen safhalarında Ali’nin gözü, Osmanlı askerlerinin arasından geçerek saflara ağır kayıplar verdiren Haçlı kumandanı Franko Talovac’a takıldı. Talovac, zırhının üzerinde taşıdığı işaretlerle, çevresindeki muhafızlarla ve sert emirleriyle dikkat çekiyordu. Ali onun adını daha önce duymuştu. Karşı saflardaki askerleri cesaretlendiren, hücumları yönlendiren kumandanlardan biriydi. Genç akıncı, Talovac’ın bulunduğu bölgenin çevresindeki hareketliliği gözledi. Tek başına saldırmanın delilik olacağını biliyordu. Fakat düşman saflarında açılan bir gedik, onu muhafızlarından kısa bir süreliğine ayırmıştı. Ali, yanındaki iki akıncıyla birlikte ileri atıldı. Oklar uçuştu. Bir muhafız atından düştü, diğeri kalkanını kaldırarak önlerini kesti. Ali’nin yanındaki akıncılardan biri yere kapaklandı; öteki düşmanı oyalarken Ali yoluna devam etti. Talovac onu fark ettiğinde genç akıncı artık birkaç adım ötesindeydi. Kumandan kılıcını çekip karşısına dikildi. Ali’nin karşısındaki adam yalnızca tecrübeli bir savaşçı değil, nice çarpışmadan sağ çıkmış, ölümle defalarca yüzleşmiş bir kumandandı. İlk darbeyi Talovac indirdi. Ali kılıcını kaldırıp darbeyi karşıladı; çarpışmanın şiddeti kollarını uyuşturdu. İkinci hamlede geriye çekildi, üçüncüde düşmanın yan tarafına yöneldi. Talovac’ın kılıcı Ali’nin kalkanına çarptı, tahtası çatladı. Ali bir an sendeledi. Ardından, bütün gücünü toplayıp kumandanın açıkta kalan yanına hamle yaptı. İki kılıç birbirine kilitlendi. Talovac onu geriye itmeye çalıştı. Ali ise bütün ağırlığını vererek direndi. Bir anlık boşluk bulduğunda kılıcını düşmanın savunmasını aşacak şekilde savurdu. Talovac sendeledi, ardından yere düştü. Ali, nefes nefese birkaç adım geriye çekildi. Zafer sevinci yaşayacak vakti yoktu; çevredeki muhafızlar yeniden üzerine geliyordu. Birinin kılıcını savuşturdu, ötekinin hamlesinden kaçındı ve arkadaşlarının bulunduğu tarafa çekildi. O an, yaptığı işin ne kadar büyük olduğunu henüz kavrayamamıştı. Yalnızca şunu biliyordu: Yaşamak için verdiği mücadele devam ediyordu. Bir kumandanın düşmesi, savaşın bittiği anlamına gelmiyordu.
Ali’nin asıl imtihanı ise o günün ilerleyen saatlerinde karşısına çıktı. Çarpışmaların arasında, düşman askerlerinin arasından iri yarı bir savaşçı sıyrıldı. Boyu Ali’den belirgin biçimde uzundu; omuzları geniş, kolları kalın, elindeki kılıç ise neredeyse bir balta kadar ağırdı. Yüzünde savaşın hiddeti, gözlerinde karşısına çıkan herkesi ezebileceğine dair bir inanç vardı. Ali’yi görünce bağırarak üzerine yürüdü. İlk darbeyi kalkanıyla karşıladı Ali; darbenin şiddeti onu birkaç adım geriye savurdu. İkinci hamlede yana kaçtı, fakat kılıcın ucu kolunu yardı. Sıcak kan bileğine doğru süzüldü. Ali dişlerini sıktı. Adam yeniden saldırdı. Genç akıncı kılıcını kaldırdı, darbenin yönünü değiştirdi ama gücün ağırlığıyla dizleri toprağa değdi. İri asker bunu görünce alay edercesine güldü. Ali ayağa kalkmaya çalışırken omzundaki eski yara yeniden açıldı. Görüşü bir an bulanıklaştı. Kılıcını kavrayan parmakları gevşiyordu. Adam bir hamle daha yaptı; Ali yana yuvarlanarak ölümcül darbeden kurtuldu, fakat sırtı sert toprağa çarptı. Göğsünde ağır bir ağrı vardı. Nefes almakta zorlanıyordu. Etrafındaki savaşın sesi uzaklaşmış gibiydi. Adam başında dikildi, kılıcını iki eliyle kavrayıp son darbeyi indirmek üzere kaldırdı. Ali, artık ayağa kalkamayacağını düşündü. Kolundaki yara yanıyor, omzu sızlıyor, parmakları kılıcını bırakmak istiyordu. Gözlerinin önünden çocukluğu geçti. Kış gecelerinde ninesinin dizlerine uzandığı günler… Sobanın başında dinlediği masallar… Bir lokma ekmeği ikiye bölüp kendisine uzatan o ihtiyar eller… Bir de kapının önünde kendisini uğurlarken yüzüne yerleşen o korku… Sonra ninesinin dudakları kulağında yeniden kıpırdadı: “Her ne olursa olsun hayatta kal yiğidim… Garip bağrıma bir ateş de sen salma.” Ali’nin gözlerinden yaş süzüldü. Bu, ölümden korktuğu için değildi yalnızca. Birazdan düşerse, o ihtiyar kadının evinde bir daha hiçbir ayak sesi duyulmayacağını düşündüğü içindi. Nine sabahları kapıyı açıp yola bakacak, akşamları ocaktaki ateşi söndürmeden bekleyecek, her at kişnemesinde başını kaldıracaktı. Belki günlerce, belki aylarca… Sonunda biri gelip “Ali dönmeyecek,” diyecekti. Kadın yine dimdik durmaya çalışacak, kimseye belli etmeden içeri girecek, sandığın kapağını açıp torunundan kalan bir şeyi göğsüne bastıracaktı. Ali buna dayanamadı. Hayır, dedi içinden. Hayır, nine. Sana bir ateş daha salmayacağım. Kılıcı havaya kalkmış düşmanın gözlerine baktı. Ölümün karşısında insanın bazen kollarından önce iradesi tükenirdi. Ali iradesini topladı. Bütün gücüyle yana yuvarlandı; kılıç toprağa saplanırken demirin çıkardığı ses kulağında çınladı. Ali, yerdeki hançerini kavradı. İri asker kılıcını yeniden kaldırmaya çalışırken genç akıncı bütün ağırlığıyla ayağa fırladı ve adamın savunmasız kalan gövdesine hamle yaptı. Birbirlerine çarparak yere düştüler. Adamın kılıcı elinden uzaklaştı. Ali, aldığı yaraların acısını artık duymuyordu; yalnızca hayatta kalmak için çabalıyordu. Son bir gayretle kendini kurtarıp ayağa kalktı. Düşman askeri yeniden doğrulmaya çalışırken Ali kılıcını kaldırdı ve onu etkisiz hâle getiren son darbeyi indirdi. Ardından birkaç adım geriye çekildi. Kılıcı elinden düşecek gibi oldu. Dizlerinin üzerine çöktü ve başını eğdi. Bir süre yalnızca nefes aldı. Yaşıyordu. Kosova’nın kanlı toprağında, ölümün tam kıyısından dönmüştü. Gözlerini kapattığında ninesinin yüzünü gördü. “Döneceğim nine” diye fısıldadı.
“Döneceğim.”
Kosova Savaşı’nın sonuna doğru Osmanlı ordusunun üstünlüğü belirginleşti. Haçlı ordusunun düzeni bozulmuş, hücumları zayıflamış, askerler geri çekilmeye başlamıştı. Günlerdir süren çarpışmaların ardından ovada ağır bir sessizlik kaldı. Bu, zaferin neşeli sessizliği değildi; geride kalanların kayıplarını saydığı, yaralıların inlediği, insanın kendi nefesini bile yabancı duyduğu bir sessizlikti. Ali, bir akıncının yardımıyla yaralıların bulunduğu yere taşındı. Omzu sarıldı, kolundaki yara temizlendi. Birkaç kez gözlerini açıp kapattı; her seferinde ninesinin sözlerini hatırladı. Yanında yatan yaşlı bir asker ona bakıp, “Adın ne oğul?” diye sordu. “Ali.” “Nerelisin?” Ali köyünün adını söyledi. Adam başını salladı. “Seni bekleyen var mı?” Bu soru, aldığı bütün yaralardan daha derine işledi. “Bir ninem var” dedi. “Benden başka kimsesi yok.” Yaşlı asker bir müddet sustu. Sonra Ali’nin omzuna elini koydu. “Öyleyse iyileşmek zorundasın. Bazı insanların dönmesi, bir evin yeniden ışık görmesi demektir.” Ali gözlerini kapattı. O gece, savaşın gürültüsünden uzakta, ilk kez rahat bir uykuya daldı.
İyileşmesi günler aldı. Ayağa kalktığında yaraları hâlâ sızlıyor, kolunu kaldırırken yüzü buruşuyordu. Fakat her sabah biraz daha güçleniyordu. Talovac’ın öldürülmesiyle ilgili haberler askerler arasında dolaşıyordu. Ali’nin gösterdiği cesaret anlatıldığında kimi onun adını öğrenmek istedi, kimi sırtına vurup tebrik etti. O ise bütün bu sözleri mahcup bir sessizlikle karşıladı. Çünkü aklı, savaş meydanında kazandığı şöhrette değildi. Kendisini bekleyen o ihtiyar kadının kapısındaydı. Bir gün atına binmesine izin verildiğinde, yola koyulmadan önce ufka baktı. Kosova’nın geniş ovası arkasında kalıyordu. Buraya gelirken kendisini bir savaşın içine bırakmıştı; şimdi dönerken omuzlarında zaferin yanı sıra, toprağa verdiği insanların sessizliği de vardı. Her şehidin ardında bir ev, her evin içinde bekleyen birileri olduğunu artık daha iyi anlıyordu. Ali’nin içinde, savaşın kazandırdığı bir sertlik değil, insanı insana bağlayan şeylerin ne kadar kırılgan olduğuna dair ağır bir bilgi büyümüştü.
Köyün yolu göründüğünde güneş alçalmaya başlamıştı. Ali, atını yavaşlattı. Her taş ona çocukluğundan bir hatıra, her ağaç ninesinin anlattığı eski bir hikâyeyi hatırlatıyordu. Köyün girişine geldiğinde birkaç çocuk onu fark etti. Önce atına, sonra üzerindeki yaralara baktılar. İçlerinden biri koşarak evlere doğru gitti. Ali, kalbinin göğsüne sığmadığını hissetti. Kapının önüne yaklaştığında ninesi dışarıdaydı. Elinde bir tas su vardı. Kadın, önce atı gördü. Sonra atın üzerindeki adamı… Bir an hareketsiz kaldı. Elindeki tas yere düştü, su toprağa yayıldı. Kadının dudakları aralandı ama sesi çıkmadı. Ali atından inmeye çalıştı; yaralı bacağı onu zorladı. Bunu gören nine, bütün yaşını, bütün yorgunluğunu unutarak koştu. “Ali!” diye haykırdı. Genç akıncı daha yere sağlam basamadan ihtiyar kadın boynuna sarıldı. Kolları titriyordu. Bir eliyle torununun sırtını tutuyor, öteki eliyle yüzüne dokunuyordu; sanki gerçekten onun etiyle kemiğiyle orada olduğuna inanamıyordu. “Geldin mi evladım?” diyebildi. “Geldin mi benim oğlum?” Ali başını ninesinin omzuna koydu. Savaş meydanında tek bir damla yaş dökmeyen genç akıncı, o an kendini tutamadı. Gözyaşları kadının omzuna aktı. “Geldim nine” dedi. “Döndüm.” Kadın onun yüzünü iki eliyle kavradı. Alnını, yanaklarını, saçlarını öptü. Sonra omzundaki sargıyı görünce yüzü değişti. “Yaralanmışsın yiğidim…” Ali gülümsedi. “Biraz.” Nine onun yüzüne sertçe baktı. “Birazmış! Senin birazın benim ömrümü alır evlat.” Ali güldü. Bu kez kahkahası acıyla kesilmedi. Nine onu yeniden bağrına bastı. Bir zamanlar kocasını Kosova’da, oğlunu İzladi’de kaybetmiş olan kadın, şimdi torununun nefesini göğsünde duyuyordu. Yıllardır içinde taşıdığı korku bir anda silinmedi; hiçbir yara, bir sarılmayla bütünüyle kapanmazdı. Ama o gün, evin içindeki sessizlik değişti. Ocak yeniden yakıldı. Sofraya sıcak ekmek kondu. Nine, torununun başında oturup ona çorba içirdi. Ali kaşığı tutmakta zorlanınca kadın kaşığı elinden aldı; tıpkı çocukken yaptığı gibi. “Ben büyüdüm nine,” dedi Ali. “Büyümüş olsan ne yazar,” diye karşılık verdi kadın. “Benim gözümde hâlâ kapının eşiğinde emekleyen o çocuksun.” Ali başını eğdi. Sonra cebinden, savaş boyunca yanında taşıdığı küçük bir kumaş parçasını çıkardı. Ninesinin uğurlarken eline sıkıştırdığı mendildi bu. Kan lekeleri vardı. Kadın mendili görünce yüzünü çevirdi. “Ben sana dua ettim evladım” dedi. “Her namazda, her nefeste… Senden zafer istemedim. Şan istemedim. Adın dillere düşsün istemedim. Yalnızca şu kapıdan bir kez daha girmeni istedim.” Ali, ninesinin ellerini tuttu. “Ben de hep seni düşündüm. Kılıcımı kaldırırken de, yere düştüğümde de… Sesini duydum nine.” Kadın sustu. Torununun yaralı elini avuçlarının arasına aldı, başını eğip öptü. Bir süre ikisi de konuşmadı. Dışarıda akşam ezanı yükseldi. Uzakta bir köpek havladı, rüzgâr kapının önündeki kuru yaprakları sürükledi. Dünya, sanki hiçbir şey olmamış gibi dönmeye devam ediyordu. Oysa bu küçük evde, yıllardır eksik kalan bir şey yerine konmuştu: Bekleyişin sonuna kavuşma gelmişti.
Gecenin ilerleyen saatlerinde Ali, sedirin üzerinde uzanmış, ninesinin anlattığı eski hikâyeleri dinliyordu. Kadın kocasından söz etti; Birinci Kosova’da nasıl uğurladığını, oğlunun İzladi’ye gidişini, yıllarca kapıya nasıl baktığını anlattı. İlk defa bütün bunları torununa bu kadar açık söylüyordu. “Ben ömrüm boyunca savaşın ne getirdiğini gördüm Ali” dedi. “Bazen bir milletin ayakta kalması için yiğitler gerekir. Ama bir evin ayakta kalması için de o yiğitlerin dönmesi gerekir. Benim kocam dönmedi, baban dönmedi. Ben ikisinin de ardından yaşadım. Fakat sen…” Sesi titredi. “Sen dönmeseydin, bu evin kapısını bir daha açamazdım.” Ali, ninesinin elini öptü. “Ben de dönmek için savaştım nine.” Kadın onun saçlarını okşadı. “İyi ettin evladım.” Ardından başını kaldırıp duvara asılı eski kuşağa baktı. “Baban seni göremedi. Deden de göremedi. Ama sen yaşadın ya… Belki onların da gönlü bir parça huzur bulmuştur.” Ali gözlerini kapattı. Savaşın görüntüleri hâlâ zihnindeydi; kılıçların çarpışması, toprağa düşenler, son darbeyi indirmek üzere kaldırılmış o kılıç… Fakat hepsinin ötesinde, ninesinin sesi vardı. Hayatta kal yiğidim. O gece Ali, bir kez daha çocukluğundaki gibi ninesinin dizine başını koydu. Kadın elini onun saçlarında gezdirirken gözlerinden sessizce yaşlar süzüldü. Bu kez ağlaması bir ayrılığın değil, kavuşmanın gözyaşıydı.
Ali’nin yaraları zamanla iyileşti. Omzunda ve kolunda izler kaldı; kimi geceler soğuk bastırdığında o izler sızlar, ona Kosova’yı hatırlatırdı. Franko Talovac’la karşılaşmasını soranlara olanları anlatırdı, fakat hiçbir zaman kendisini destanların kahramanı gibi göstermeye çalışmazdı. “İnsan bazen ölmemek için savaşır” derdi. “Benim de dönmem gereken bir evim vardı.” Köyde çocuklar peşine takılır, kılıcını görmek isterlerdi. Ali onlara kılıç kullanmayı öğretmeden önce sabretmeyi, güçsüzü ezmemeyi, öfkeye kapılmamayı anlatırdı. Çünkü ninesinin yıllar boyunca ona öğrettiği şey, savaş meydanında kazandığı her zaferden daha kıymetliydi. İhtiyar kadın ise her sabah kapıyı açar, torununun atını avluda görünce derin bir nefes alırdı. Bazen Ali’nin yaralarına bakıp sessizce ağlar, bazen de ona kızardı: “Bir daha kendini böyle ateşe atarsan elime düşersin!” Ali gülerek “Senin eline düşmekten korkmam nine, derdi. “Senin eline düşmeyeyim diye hayatta kaldım zaten.” Kadın başını çevirir, gülümsemesini saklamaya çalışırdı.
Yıllar sonra, Ali’nin saçlarına ak düşmeye başladığında bile ninesinin o sabah söylediği sözleri unutmadı. Nice yiğitlik hikâyesi duydu, nice savaşın adı anıldı; fakat o, bir savaşın büyüklüğünü yalnızca kazanılan topraklarla ölçmedi. Çünkü bir zamanlar Kosova’ya giden yolun başında, yaşlı bir kadının iki eli arasında titreyen bir yürek görmüştü. O yürek, kocasını toprağa vermiş, oğlunu toprağa vermiş, şimdi son evladını uğurlamıştı. Ali, savaş meydanında kılıcını her kaldırdığında aslında o ellerin hatırını korumaya çalışmıştı. Ve bir gün kendi torunları etrafına toplandığında, onlara Kosova’da öldürdüğü kumandanı ya da karşısına çıkan iri savaşçıyı uzun uzun anlatmadı. Yalnızca ninesinden söz etti. “Evlatlarım” dedi “insanın arkasında kendisini bekleyen biri varsa, o insanın dünyada bir vazifesi daha vardır. Yiğitlik, yalnızca düşmanın karşısında dimdik durmak değildir. Bazen seni bekleyen bir yüreğin hatırına, ölümün karşısında yeniden ayağa kalkmaktır.”
Ve Ali, ömrünün sonuna kadar ninesinin o sözünü kalbinde taşıdı: “Her ne olursa olsun hayatta kal yiğidim… Garip bağrıma bir ateş de sen salma.” Çünkü o gün Kosova’da bir akıncı yalnızca düşmanını yenmemişti. Bir ihtiyar kadının ömrünün geri kalanını da kurtarmıştı.
SON…
Hikâyemizi sonuna kadar okuduysanız, evvelâ Fahr-i Kâinat Efendimiz Resûl-i Ekrem’in, ardından aziz şehitlerimizin ve bu hikâye nezdinde yâd ettiğimiz tüm akıncıların ruhlarına bir Fâtiha okuyalım. Rabbim cümlesinin ruhunu şâd, mekânını cennet eylesin.
El-Fâtiha.