Genç adam olduğu yerde kaldı. Bir müddet duvara baktı. Sonra titreyen elleriyle masasındaki kâğıdı aldı.

Genç adam olduğu yerde kaldı. Bir müddet duvara baktı. Sonra titreyen elleriyle masasındaki kâğıdı aldı.

Kalemi mürekkebe batırdı.

İlk satırı yazdı:

“HACI İLBEY”

Kaleminin ucundan ayrılan son mürekkep damlası, harflerin üzerinde büyüdü. Genç adam başını kaldırmak istedi; fakat odası yoktu artık. Masası, penceresi, yağmurun cama vuran sesi… Hepsi bir anda silinmişti. Burnuna ağır bir ilaç kokusu, kulağına ise boğuk bir hıçkırık doldu.

Bir yatakta yatıyordu.

Göğsü daralıyor, nefesi yarıda kesiliyor, parmakları yorganın üzerinde çaresizce kıpırdıyordu. Başını çevirmek istedi. Boynunda taşıyamadığı bir ağırlık vardı. Gözlerinin önünde kandilin ışığı titriyordu.

Başucunda bir adam oturuyordu.

Ak saçlarının arasına düşmüş birkaç siyah tel, yorgun yüzündeki derin çizgiler, iki avucunun arasında tuttuğu el… Genç adam o yüzü tanıyordu. Tarihin içinden, savaş meydanlarından, bir kaç saat evvel bedenine girdiği, çok iyi tanıdığı bir yüzdü bu.

Lala Şahin Paşa.

Paşa, yatağın üzerindeki eli iki eliyle kavramıştı. Gözleri dolmuş, alt dudağı titremişti. Yıllarca ordulara emir vermiş, nice yiğidin ölümüne ve nice zaferin sevincine şahit olmuş bir kumandan, şimdi tek bir insanın nefesini kaybetmemesi için çaresizce bekliyordu.

“İlbey’im…”

Sesi kırıldı.

“Gözlerini aç gardaşım. Bak, ben geldim.”

Genç adam konuşmak istedi. Boğazından kuru bir hırıltı çıktı. Fakat zihni hâlâ açıktı. Yalnızca bu yatağın kime ait olduğunu değil, bu bedenin içinde kimin yaşadığını da biliyordu.

Bu defa Hacı İlbey’in bedenindeydi.

Kendi düşünceleri, başka bir adamın son nefeslerine sığınmıştı.

Lala Şahin, dostunun elini alnına götürdü.

“Bana bak, İlbey. Şu kadar yolu beraber geldik. Kaç gece aynı ateşin başında oturduk, kaç sabah aynı safta uyandık. Sen benim arkamı kolladın, ben senin… Şimdi kalk da bir daha söyle şu bildiğin sözü. Hani, ‘Paşam, daha yolumuz uzun,’ derdin ya…”

Gözünden bir damla yaş düştü.

“Daha yolumuz uzun İlbey’im..”

Hacı İlbey’in göz kapakları titredi. Bir müddet sonra dudakları aralandı.

“Şahin…”

Paşa birden doğruldu.

“Buradayım. Buradayım İlbey’im.”

“Niçin… ağlarsın?”

Lala Şahin, gülümsemeye çalıştı. Başaramadı.

“Senin yanında ağlamayacaktım. Bunu da beceremedim işte.”

Hacı İlbey’in zihninde bir kapı açıldı.

Yıllar öncesinden bir sofra geldi gözlerinin önüne. İki adam, yorgunluklarını bir tas çorbayla gideriyordu. Lala Şahin, ekmeğinin son parçasını uzatmıştı ona. Hacı İlbey gülerek geri çevirmiş, sonra ekmeği ikiye bölmüştü. Bir başka gün, savaş meydanında Paşa’nın atı tökezlemiş; Hacı İlbey kendi atını ona doğru sürerek dostunu düşman kılıçlarının arasından çıkarmıştı.

Birbirlerinin hayatını kaç defa kurtardıklarını saymamışlardı.

Çünkü dostluk, tutulan bir hesap değildi. Şimdi o günlerin bütün sıcaklığı, yatağın başucunda iki titrek elin arasına sığmıştı.

Hacı İlbey konuşmak için yeniden çabaladı.

“Şahin… beni dinle.”

“Dinliyorum kardeşim. Ne istersen söyle.”

“Bana… ne oldu?”

Lala Şahin’in yüzü değişti. Bakışlarını yatağın yanındaki küçük masaya çevirdi. Üzerinde yarısı dolu bir kâse, bir bez parçası ve kapağı açık küçük bir kap duruyordu.

“Bilmiyorum,” dedi. “Önce yorgunluk dediler. Sonra midenin rahatsızlandığını söylediler. Şifacılar geldi, ilaçlar verdiler. Lakin hâlin her saat biraz daha ağırlaştı.”

Hacı İlbey’in bedenindeki genç adam, Paşa’nın yüzünü dikkatle izliyordu. O gözlerde bir suçlunun yakalanma korkusu yoktu. Kendi canından bir parçayı kaybeden adamın çaresizliği vardı.

Lala Şahin başını eğdi.

“Yediklerinden mi oldu, içtiğinden mi… Birisi sana bir şey mi verdi? Bilmiyorum, İlbey’im. Bilmiyorum!”

Son kelimeyi söylerken sesi yükseldi. Ardından dostunun elini dudaklarına götürüp öptü.

“Lakin şunu bil: Bunu ben yapmadım. Senin canına kastedeceksem önce kendi elimi keserim. Sen benim yalnızca silah arkadaşım değilsin. Benim gardaşımsın.”

Genç adamın içine ağır bir sızı yayıldı.

Demek tarihî anlatılarda karşısına çıkan o şüphe, o karanlık iddia, bu odanın içinde hakikat değildi. Karşısında duran Lala Şahin Paşa, dostunun ölümüne sebep olan adam değil; onu ölümün elinden çekip almak için kendi canını verecek bir kardeşti.

Fakat Hacı İlbey’in bedeninde taşıdığı acı, düşüncelerini yarıda kesti.

Göğsüne bir taş oturmuştu. Nefes almaya çalıştıkça o taş büyüyordu. Parmakları uyuşuyor, elleri soğuyor, odanın kenarları karanlığa gömülüyordu.

Lala Şahin bunu fark etti.

“İlbey! Bana bak!”

Hacı İlbey’in yüzünü avuçlarının arasına aldı.

“Gözlerini kapatma. Ne olur, kapatma!”

Bir an sustu. Sonra çocukluğunu hatırlayan bir adamın çaresizliğiyle fısıldadı:

“Ben seni nasıl bırakacağım kardeşim?”

Hacı İlbey’in gözlerinden iki damla yaş süzüldü. Genç adam, bu yaşların kendisine ait olmadığını biliyordu. Fakat yanaklarından inerken onları kendi gözyaşları gibi hissetti. Başka bir çağın hatıraları, başka bir adamın sevgisi, başka bir hayatın vedası bedeninin içinde can buluyordu. Ölümün eşiğinde yalnızca korku yoktu. Yarım kalmış sözler vardı. Gidilememiş yollar, dönülememiş seferler, bir daha duyulamayacak sesler vardı. Ve en çok da insanın, sevdiği birinin gözlerinde kendisini son defa görmesi vardı.

Hacı İlbey, Paşa’nın elini biraz daha sıktı.

“Şahin…”

“Efendim kardeşim?”

“Beni… hain bilme.”

Lala Şahin’in yüzü bir anda bembeyaz kesildi.

“Ne diyorsun sen? Seni kim hain bilebilir? Seninle kaç cephede bulundum ben! Senin nasıl bir yiğit olduğunu benden iyi kim bilir?”

Hacı İlbey nefes almak için durdu. Her kelime, sanki göğsünün içinden koparılarak çıkıyordu.

“Ölümümden sonra… sözler söylenir. Adlar anılır. Dostlar düşman gösterilir.”

Lala Şahin başını iki yana salladı.

“Sus, İlbey’im. Kendini yorma.”

“Dinle…”

Paşa sustu.

“Bir gün… benim ölümümü soran olursa… bilmediğin şeye hüküm verme. Beni kim aldı bu dünyadan, bilmiyorum. Lakin senin elinden gitmediğimi… sen bilirsin.”

Lala Şahin’in gözlerinden yaşlar boşandı.

“Ben bilirim kardeşim. Allah da bilir.”

Sonra alnını dostunun eline dayadı.

“Keşke acını ben çekebilseydim. Keşke şu nefesi senden alıp kendi göğsüme koyabilseydim. Senin yerine ben gitseydim de sen bir sabah daha uyansaydın…”

Hıçkırığını bastıramadı.

“Bir sabah daha, İlbey’im…”

Odadaki kandil küçüldü. Alevi bir an uzadı, ardından yeniden titredi.

Hacı İlbey’in bakışları tavana kaydı. Artık sesler uzak bir kuyunun dibinden geliyordu. Lala Şahin’in yüzü bulanıklaşıyor, odanın duvarları eriyordu. Fakat dostunun eli hâlâ elindeydi.

Bir zamanlar Sırpsındığı’nda atının üzerinde düşmana haykıran adam, şimdi kendi bedeninin içinde bir nefeslik yer arıyordu.

Ölüm, karşısına kılıçla çıkmamıştı.

Bir meydan okumayla gelmemişti.

Yalnızca nefeslerini birer birer alıyordu.

Hacı İlbey’in zihninde son bir görüntü belirdi: Gece karanlığında ilerleyen atlılar, rüzgârda dalgalanan sancaklar, kendisine dönüp gülümseyen genç bir akıncı…

Ardından annesinin sesi.

Sonra bir sessizlik.

Lala Şahin, dostunun yüzüne eğildi.

“İlbey’im… beni duyuyor musun?”

Hacı İlbey’in dudakları kımıldadı.

“Duyuyorum…”

“Bir söz daha söyle. Ne olur, bir söz daha.”

Hacı İlbey, son kuvvetini toplayıp dostunun elini göğsüne götürdü.

“Gardaşım…”

Bir nefes aldı.

“Beni… unutma.”

Lala Şahin’in ağzından bir feryat koptu.

“Unutmam! Allah şahidim olsun, seni unutmam!”

Hacı İlbey’in gözleri yavaşça kapanırken Kelime-i Şehadet duyuldu. Parmaklarının arasındaki el gevşedi.

Göğsü son kez yükseldi.

Ve bir daha inmedi.

Lala Şahin, bir süre dostunun elini bırakmadı. Sanki bıraktığı anda ölümün gerçek olacağını biliyordu. Başını eğdi; gözyaşları Hacı İlbey’in elinin üzerine düştü.

“İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn…”

Odanın içinde yalnızca bu söz kaldı.

Genç adam birden başını kaldırdı.Kâğıt hâlâ ellerinin arasındaydı. Göğsü hızla inip kalkıyordu. Nefes alamamış gibi ağzını açtı; bir yudum hava çekti, ardından öksürerek öne eğildi. Alnı ter içindeydi. Parmakları öylesine titriyordu ki kâğıdı yere düşürmemek için iki eliyle tutmak zorunda kaldı. Biraz önce yalnızca Hacı İlbey’in adını yazmıştı. Şimdi ise onun ölümünü kendi göğsünde hissetmişti. Boğazındaki düğüm çözülmedi. Gözleri kâğıdın üzerinde gezindi. Mürekkep lekelerinin arasında Sırpsındığı’nın ateşlerini, atların gölgelerini, Lala Şahin Paşa’nın gözyaşlarını görür gibi oldu.

Kalemi eline aldı.

Bir süre yazamadı.

Sonra yavaşça, titreyen harflerle şu satırları yazdı:

Sırpsındığı’nın yiğit kumandanı Hacı İlbey’e…

Senin adını yazarken bir savaş meydanına girdim. Senin son nefesini dinlerken bir dostun nasıl ağladığını gördüm. Bir adamın ölümünün, geride kalanların yüreğinde nasıl bir ömür sürdüğüne şahit oldum.

Belki de seni asırlar boyunca anlamaya çalışırken en çok unuttuğumuz şey buydu: Sen yalnızca orduların önünde yürüyen bir akıncı değildin. Birinin kardeşi, birinin dostu, bir annenin evladıydın. Kılıcını kuşanıp savaşa giderken ardında bir hayat bırakmıştın; son nefesinde ise o hayatın bütün hatıraları başucunda toplanmıştı.

Lala Şahin Paşa’nın elinde tuttuğu elini gördüm. Gözlerindeki yaşı gördüm. Sana yetişemeyen bir dostun çaresizliğini gördüm. Ve anladım ki tarih bazen iki insanın arasına bir cümle koyar; o cümle, asırlar boyunca hakikat sanılır. Oysa bir dostun gözyaşı, kimi zaman yüzlerce rivayetin susturamadığı bir şey söyler.

Ey Sırpsındığı’nın yiğit akıncısı…

Senin ölümünü değiştiremem. Son nefesini geri veremem. Lakin adını yazarken seni yalnızca bir zaferin içinde bırakmak istemedim. Çünkü zaferlerin de bir sonu vardır; fakat dostluğun, vefanın ve hakikatin bıraktığı iz kolay kolay silinmez. Ruhun şad olsun.

Meriç’in kıyısında bıraktığın iz, tarihin karanlık sayfalarında kaybolmasın. Adın, yalnızca düşmanın bozguna uğradığı geceyle değil, bir dostun elini son nefesine kadar bırakmayan o büyük vefayla da anılsın.

Sen atını karanlığa sürdün; ardında bir milletin hatırasını bıraktın. Biz bugün adını yazarken, seninle birlikte yalnızca bir savaşı değil, Türk’ün ölüme karşı taşıdığı son şeyi de hatırlıyoruz:

Bir ölür, bin diriliriz…

Yiğitler yiğidi Hacı İlbey’in Ruhuna El-Fâtiha…