Bir gece, Meriç’in kanlı tarihi…

Bir gece, Meriç’in kanlı tarihi…

İnsan bazen bir şiir okur, asırlar önce ölmüş bir adamın gözleriyle uyur. Sabah olduğunda ise hangi çağda yaşadığını, hangi ordunun safında durduğunu, hatta kendi yüzünün kime ait olduğunu bile unutmuştur.

Ekim ayıydı. Yağmur, pencerenin camına ince parmaklarıyla vuruyor, rüzgâr sararmış yaprakları kaldırıp kaldırıp kaldırıma bırakıyordu. Genç adam, masasının üzerindeki kitabı kapatmaya hazırlanırken Yahya Kemal Beyatlı’nın Akıncılar şiirine yeniden döndü. Bu şiiri kaçıncı okuyuşuydu, hatırlamıyordu. Bazı mısralar vardı ki insan onları okumaz, içinde bir yerde saklı duran eski bir kapının kilidini açardı.

Dudakları ağır ağır kıpırdadı:

“Bin atlı, akınlarda çocuklar gibi şendik;

Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik!”

Biraz durdu. Dışarıda gök gürledi. Genç adam, şiirin devamını sanki uzak bir yerden at sesleri geliyormuş gibi okuyordu.

“Ak tolgalı beylerbeyi haykırdı:

İlerle!

Bir yaz günü geçtik Tuna’dan kaafilelerle…”

Kitabı göğsüne koydu. Gözlerini kapatmadan önce son kez düşündü: İnsan, bir zaferin hikâyesini okuyunca neden kendisini o zaferin içinde bulmak isterdi? Neden yüzyıllar önce çekilmiş bir kılıcın ağırlığını hiç tanımadığı bir elinde hissederdi? Yağmur hızlandı ve genç adam uykuya daldı.

Fakat o gece uyuyan yalnızca bir genç değildi. Yedi asrın kapısı aralanmış, zamanın karanlık koridorlarından bir atlı geçmeye başlamıştı.

Lala Şahin Paşa, gözlerini açtığında çadırın tavanına bakıyordu.

Bir müddet kımıldamadı. Göğsü hızlı hızlı inip kalkıyordu. Sağ eli, yatağının yanında duran kılıcın kabzasını aradı. Çadırın dışında atlar kişniyor, nöbetçiler birbirlerine alçak sesle sesleniyor, yağmur çadır bezine vuruyordu.

Bir rüya görmüştü.

Ama öyle bir rüya ki insanın uyanınca unutacağı cinsten değildi.

Çadırın girişinde beliren Evrenos Bey, paşanın yüzündeki ifadeyi görünce durdu.

“Hayırdır paşam? Bir düşman mı gördünüz?”

Lala Şahin doğruldu. Başındaki ak tolga, kandilin cılız ışığında parlıyordu.

“Düşman görsem bu kadar ürpermezdim, Evrenos.”

Evrenos Bey yaklaştı.

“Ne gördünüz?”

Lala Şahin, bir müddet sustu. Sonra sanki söyleyecekleri kendisini dehşete düşürecekmiş gibi yavaşça konuştu.

“Kendimi başka bir zamanda gördüm. Ne at vardı altımda ne de kılıç kuşanmıştım. İnsanlar demirden yapılmış küçük kutuların içinden birbirleriyle konuşuyordu. Gökyüzünde kuşlardan hızlı şeyler uçuyordu. Her yer ışık içindeydi ama insanların yüzünde bir karanlık vardı.”

Evrenos Bey kaşlarını çattı.

“Garip bir düşmüş.”

“Dinle hele. Dünyanın türlü nimeti çoğalmıştı. Sofralar doluydu, evler sıcaktı, insanlar uzak diyarlara bir göz açıp kapayıncaya kadar varıyordu. Lakin kimsenin gönlü yerinde değildi. Herkes bir yere yetişiyordu, fakat nereye gittiğini bilen yoktu. Kardeş kardeşe güvenmiyor, sözün kıymeti kalmıyor, mertlik eski bir masal gibi anlatılıyordu. İnsanlar hakikati aramıyor, işlerine geleni hakikat diye satıyordu.”

Evrenos Bey, paşanın yüzüne baktı.

“Peki, siz ne yapıyordunuz o çağda?”

Lala Şahin’in bakışları uzaklaştı.

“Bir odada oturmuş, kendimi seyrediyordum. Beni tanımayan adamlar hakkımda hükümler veriyordu. Kimisi kahraman diyordu, kimisi de... Dilim varmıyor onu demeye… Kimisi de benim hiç bulunmadığım bir savaşta beni başkumandan yapıyor, kimisi başkasının yaptığını bana mal ediyordu. Ölüler konuşamıyordu, Evrenos. Yaşayanlar ise onların yerine istedikleri gibi konuşuyordu.”

Dışarıda bir at kişnedi.

Lala Şahin ayağa kalktı.

“Beni asıl korkutan, insanların kılıçlarını kaybetmesi değildi. Doğruyu eğriden ayıracak vicdanlarını kaybetmeleriydi.”

Evrenos Bey, çadırın kapısını araladı. Soğuk hava içeri doldu.

“Belki de sıradan bir düş gördünüz paşam.”

Lala Şahin, ak tolgasını eline aldı.

“Öyleyse Allah bir daha göstermesin. Zira o çağda düşman meydanda değildi. Herkesin içine yerleşmişti.”

Dışarıda şafak söküyordu.

Ve o gün, Meriç’in kıyısında iki ordu birbirinin kanını dökmeye hazırlanıyordu. Ve bundan tarihin henüz haberi yoktu…

Meriç’in kıyısında yıl 1371.

Sonbahar, Trakya’nın üzerine ağır ağır inmişti. Meriç’in kıyısındaki otlar sararmış, gece çiği çadırların iplerinde boncuklanmıştı. Nehir, sanki yaklaşan felaketi önceden sezmiş gibi sessiz akıyordu.

Osmanlı karargâhında haberler art arda geliyordu.

Sırp kuvvetleri, Vukašin Mrnjavčević ve kardeşi Jovan Uglješa’nın idaresinde ilerlemişti. Karşılarında yalnızca bir ordu değil, Balkanlar’ın geleceğini belirleyecek bir hesaplaşma vardı. Osmanlılar Rumeli’de tutunmaya çalışıyor, karşılarındaki kuvvetler onları geri püskürtmenin yollarını arıyordu.

Lala Şahin Paşa, çadırından çıktı. Ak tolgasını başına geçirdi. Zırhının kayışları sıkıldı, kılıcı beline bağlandı. Atı, kendisini görünce başını kaldırdı.

Paşa, ordunun önünden ağır ağır geçti.

Kimi asker kılıcını biliyor, kimi atının eyerini kontrol ediyor, kimi de gözlerini kapatıp sessizce dua ediyordu. Henüz genç yaşta olanlar vardı aralarında. Sakalları yeni terlemişti. Kimi arkasında yaşlı bir baba, kimi kucağında kundaklanmış bir evlat bırakmıştı. Hepsinin yüzünde aynı şey vardı: VATAN

Cesaret, korkunun bulunmaması değildi. Korkunun insanı yönetmesine izin vermemekti. Bunu VATAN için en iyi Türkler bilirdi…

Lala Şahin elini kaldırdı.

“Erler!”

Ses, nehrin üzerinden karşı kıyıya kadar uzandı.

“Bugün burada yalnızca canımızı değil, ardımızda bıraktığımız emaneti de korumaya duruyoruz. Fakat unutmayın: Kılıç, öfkenin eline geçti mi sahibini de yakar. Bizim işimiz yağma değil, intikam değil, şan peşinde koşmak değildir. Evvel İ‘lâ-yi kelimetullah sonra vatandır. Önümüzde bir düşman ordusu vardır. Savaşacağız.

Bir an sustu.

“Şimdi Allah’ın kelamına kulak verin.”

Askerler başlarını eğdi. Paşa, Âl-i İmrân sûresinin 151. âyetini okumaya başladı:

“İnkâr edenlerin kalplerine korku salacağız. Çünkü onlar, Allah’ın hakkında hiçbir delil indirmediği şeyleri O’na ortak koşmuşlardır. Onların varacağı yer ateştir. Zalimlerin varacağı yer ne kötüdür!”

Sesler birbirine karıştı. Kimi asker âyeti ezberinden okuyor, kimi dudaklarını güçlükle kıpırdatıyordu. Sonunda binlerce insanın sesi bir anda kesildi.

Sessizlik çöktü.

Lala Şahin atına bindi.

“Allah yardımcımız olsun!”

Ordu yürümeye başladı.

Gece, düşmanın üzerine inerken

Sıradan bir insan, gecenin karanlığında uyku arardı. Bir akıncı ise gecenin içinde yol arardı.

Osmanlı öncüleri, düşman kuvvetlerinin yerini belirlemek için nehir boyunda ilerlerken ay bulutların ardına saklanmıştı. Uzakta yanan ateşler, karanlığın üzerine serpilmiş kızıl noktalar gibiydi. Düşman ordugâhı geniş bir alana yayılmıştı. Çadırlar yan yana kurulmuş, atlar bağlanmış, nöbetçiler belirli aralıklarla yerlerini almıştı.

Kimi askerler zırhlarını çıkarmış, kimi ateş başında yemek yemiş, kimi yorgunluktan başını eyerine yaslamıştı. Zaferden emin olan insanların dikkatsizliği, gecenin en büyük silahıydı.

Bir Osmanlı keşif eri, karargâha döndüğünde atından inmek için beklemedi. Kendini yere bıraktı, doğruca kumandanların bulunduğu yere yürüdü.

“Paşam, düşman ordugâhı önümüzde. Ateşleri çok. Nöbetleri var; lakin kalabalıklarına güveniyorlar. Herkes birbirinden habersiz. Karanlıkta hangi birliğin nerede olduğu seçilmiyor.”

Lala Şahin’in yüzü sertleşti.

“Ne kadar uzaktalar ve kuvvetleri ne kadar?”

Keşif eri mesafeyi ve kuvvetleri anlattı.

Paşa, Evrenos Bey’e döndü. İkisi bir süre konuşmadan birbirlerine baktılar. Sonra Lala Şahin’in sesi duyuldu:

“Onlara sabahın aydınlığını göstermeyeceğiz.”

Gece baskını için hazırlıklar başladı. Lakin herkes vurkaç yapılacağını zannediyordu. Lala paşa dışında…

Atların ağızları kontrol edildi. Eyer kayışları sıkıldı. Kılıçların kınları yoklandı. Birlikler birbirlerini kaybetmemek için işaretlerini belirledi. Her akıncı, yanında giden arkadaşının sesini tanıyacak kadar yakın duruyordu. Kimse gereksiz yere konuşmuyordu.

Bir genç asker, atının boynuna sarıldı.

“Sabaha döner miyiz, Karaca?” diye fısıldadı.

At, başını onun omzuna yasladı.

Genç asker gülümsedi. Annesi, köylerinden ayrılırken arkasından seslenmişti: “Yolun açık olsun oğul.” O günden beri annesinin sesini her gece hatırlıyordu. Şimdi ise önünde karanlık, karşısında binlerce düşman vardı.

Lala Şahin, askerlerinin arasından geçti. Kimsenin yüzüne uzun uzun bakmadı; çünkü bazen bir kumandanın bakışı bile askerin yüreğindeki korkuyu büyütebilirdi.

Atını durdurdu.

“Bu gece her biriniz, yanınızdakinin canından da sorumlusunuz. Safınızı bozmayın. İşareti bekleyin. Öfkenize değil, emre uyun. Ve olanca kuvvetinizle vurun.”

Sonra bir aslan gibi kükredi;

“Ya Şehadet Muzafferiyet”

Ardından elini kaldırdı. Ve ateşli oklar yağmur gibi çadırlara inmeye başladı.

Hareket başladı.

Atların nalları toprağa basarken seslerini bastırmak mümkün değildi; fakat gece, ordunun büyüklüğünü gizliyordu. Birlikler araziye yayıldı. Öncüler karanlığın içinden geçerek düşman nöbetçilerine yaklaştı. Bir süre sonra ordugâhın kenarında bir hareketlilik belirdi.

Sonra ilk çığlık duyuldu.

Ardından ikincisi.

Ve gece yarıldı.

Baskın….

Ne baskın ama…. Bin atlı Osmanlı eri yetmiş bin sırpa baskın veriyordu…

Aklın ve mantığın durduğu, korkunun toprağa gömüldüğü bir gece…

Şehadete yemin etmiş bin atlı er…

Düşman ordugâhında kimse ilk anda ne olduğunu anlayamadı. Uykudan fırlayan askerler silahlarını arıyor, çadırların iplerine takılıyor, atlar ürkerek bağlarını koparıyordu. Bir yerde bir boru öttü. Başka bir yerde bir komutan emir vermeye çalıştı; fakat sesi insanların çığlıklarına karışıp kayboldu.

Osmanlı atlıları karanlığın içinden bir anda belirmiş gibiydi.

Kılıçlar havada parladı. Mızraklar uzandı. Atlar çadırların arasından geçerken kazıklar söküldü, direkler devrildi. Ateşler ayaklar altında ezildi, bazı çadırların bezleri tutuştu. Duman, soğuk geceye yayıldı.

Bir Sırp askeri, henüz zırhını giymeden eline geçirdiği kılıçla karşısına çıkan atlıya saldırdı. Kılıçlar çarpıştı. Bir darbe kalkanı yardı, ikinci darbe omzuna indi. Adam yere düşerken başka askerlerin ayakları altında kaldı.

Biraz ileride iki süvari karşı karşıya geldi. Mızraklardan biri atın göğsüne saplandı. Hayvan kişneyerek yan döndü, üzerindeki adam yere savruldu. Daha ayağa kalkamadan kalabalık onu yuttu. Kırılan mızraklar, devrilen atlar, parçalanan kalkanlar… Birkaç dakika içinde ordugâh, düzenli bir kamp olmaktan çıkmış, herkesin kendi canını kurtarmaya çalıştığı bir cehenneme dönüşmüştü.

Fakat savaşın en korkunç yanı, kılıçların keskinliği değildi.

Korkuydu. Sırplar dehşet bir korkuya düşmüştü…

İnsan neyle karşılaştığını bilmediğinde, karanlığın içindeki her gölgeyi düşman sanır. Bir asker, arkasından gelen arkadaşının kendisine saldırdığını zannederek kılıcını kaldırdı. Bir diğeri, çadırdan çıkarken üzerine doğru koşan kendi süvarilerinden kaçtı. Atlar, bağlarından kurtulup sağa sola savruldu. Devrilen bir ateş, kuru otlara yayıldı. Dumanın içinden yükselen gölgeler, gecenin yaratıkları gibi görünüyordu.

Birlikler birbirine karıştı.

Komutanlar askerlerini toplamaya çalışıyor, emirler duyulmadan kayboluyor, borular farklı yönlerden öterek kargaşayı büyütüyordu. Birliklerini bulamayan askerler, kendilerini kurtarmak için kaçmaya başladı. Kaçanları görenler, ortada daha büyük bir tehlike olduğunu sanıp onların peşinden sürüklendi.

Bir adamın düşmesi, arkasındaki on kişinin yönünü değiştirdi.

Bir atın ürkmesi, onlarca askeri birbirine çarptırdı.

Bir çığlık, bin kişinin yüreğine korku saldı.

Savaş artık yalnızca iki ordunun çarpışması değildi; korkunun, insanların aklını ellerinden aldığı bir felaketti.

Lala Şahin, ak tolgasıyla karanlığın içinde ilerliyordu. Yanında Evrenos Bey vardı. Paşa, askerlerinin birbirinden kopmaması için emirler veriyor, ön safların durumunu öğrenmeye çalışıyordu. Ve durmadan bağırıyordu:

“İlerleeeee”

Birden karşısına çıkan bir süvari, kılıcını savurdu. Lala Şahin kalkanını kaldırdı; darbe metalin üzerinde yankılandı. Evrenos Bey, atını yana kırıp düşmanın önünü kesti. İki at birbirine çarptı, biniciler sendeledi. Paşa, kılıcını çekerek karşısındaki adamın saldırısını savuşturdu ve onu geri püskürttü.

“Safları koruyun!” diye haykırdı. “Dağılmayın!”

Fakat düşman safı çoktan çözülmeye başlamıştı.

Bir Sırp kumandanı, atının üzerinde askerlerini toplamaya çalışıyordu. Başını kaldırdığında önünde kendi adamlarının birbirini ezerek kaçtığını gördü. Birliğini durdurmak için kılıcını havaya kaldırdı.

“Durun! Durun, korkaklar!”

Kimse onu dinlemedi.

Osmanoğlu öyle bir korku salmıştı ki meydana… Sanırsın kıyamet günü…

Atı kalabalığın içinde sendeledi. Kumandan yere düştü. Onu kaldırmak için eğilen askerler, arkadan gelenlerin darbeleriyle yeniden yere savruldu. Bir an sonra kumandanın sesi kesildi.

Bir süre sonra düşman kuvvetlerinin büyük kısmı geri çekilmeye başladı. Bazıları nehre doğru koşuyor, bazıları karanlıkta yolunu bulmaya çalışıyor, bazıları ise atına binemeden yaya olarak kaçıyordu. Dar geçitlerde birbirlerini itiyor, devrilenlerin üzerinden geçiyor, geride kalanları duymuyorlardı.

Bir asker, nehrin kıyısına ulaştığında arkasından gelen kalabalığı gördü. Suya atladı. Onu izleyenler de kendilerini akıntıya bıraktı. Fakat gece karanlığında suyun derinliğini, akıntının gücünü kimse bilmiyordu. Ağır zırhlarıyla suya girenler çırpınmaya başladı. Birbirlerine tutunmaya çalışırken bazıları arkadaşlarını da aşağı çekti.

Meriç, o gece nice adamın son nefesini duydu.

Karanlıkta kimin kılıçla, kimin at altında, kimin suda öldüğü birbirine karışmıştı. Savaş meydanında bedenler yatıyor, yaralıların iniltisi uzaktan gelen at kişnemelerine karışıyordu. Yerde kalan bir sancak, çamura bulanmıştı.

Gecenin sonunda, yola çıktıklarında kendinden emin olan ordu dağılmıştı.

Lala Şahin atını durdurdu.

Önünde uzanan manzaraya baktı. Ak tolgasının üzerine kan sıçramıştı. Kılıcını aşağı indirdi. Zafer kazanılmıştı; fakat o an, zaferin ne kadar büyük olduğunu henüz kavrayamamıştı.

Evrenos Bey yanına geldi.

“Paşam, düşmanı kırdık”

Lala Şahin cevap vermedi.

Biraz sonra başını çevirdi.

“Ölüleri yerde bırakmayın. Yaralıları bulun. Bizimkileri de onlarınkileri de.”

Evrenos Bey başını eğdi.

“Başüstüne.”

Paşa, atından indi. Kılıcını kınına soktu. Sonra nehrin kıyısına yürüdü. Ellerini yıkamak istiyordu. Gün boyunca elinden düşürmediği silahın ağırlığı bileklerine çökmüştü.

Meriç’in suyu karanlıkta akıyordu.

Lala Şahin diz çöktü. Ellerini suya soktu. Kan, parmaklarının arasından ince çizgiler hâlinde dağıldı. Suya eğildiğinde yüzünü gördü.

Fakat gördüğü yüz, kendisinin değildi.

Ak tolga kaybolmuştu. Zırhı yoktu. Üzerinde tuhaf, yabancı bir giysi vardı. Yüzü gençti. Gözleri, biraz önce masasında şiir okuyan gencin gözleriydi.

Su birden dalgalandı.

Lala Şahin irkildi.

Meriç’in sesi, sanki uzak bir odadan geliyormuş gibi değişti. Atların kişnemesi yağmur sesine dönüştü. Çığlıklar sustu. Kılıçların şakırtısı kesildi.

Genç adam gözlerini açtı.

Uyandığında

Odasındaydı.

Yağmur hâlâ pencereye vuruyordu. Kitap göğsünden kaymış, yere düşmüştü. Genç adam doğruldu; kalbi sanki göğsünü parçalayacakmış gibi atıyordu. Bir süre nefesini toparlayamadı. Ellerine baktı. Parmakları titriyordu.

Meriç’i görmüştü.

Atları, kılıçları, karanlıkta birbirini ezen askerleri görmüştü. Yerde yatan gençlerin yüzleri gözünün önünden gitmiyordu. Birinin annesini çağırışını duymuştu. Bir başkasının son nefesini verirken arkadaşının elini bırakmayışını…

Gözlerini kapattı.

“Bir rüyaydı” diye fısıldadı.

“Öylemiydi?” diye bir ses duydu bazanın karşısında oturan adam…

Genç adamın boğazı kurudu.

Adam ayağa kalktı

“Uyandın mı evlat?”

Genç adam cevap veremedi. Dudakları aralandı, fakat sesi çıkmadı. Karşısındaki yüzü tanıyordu. Biraz önce rüyasında gördüğü, askerlerini karanlığın içinden yöneten, Meriç’in kıyısında ellerini yıkayan adamdı bu.

“Lala Şahin Paşa…”

Paşa başını hafifçe eğdi.

“Demek adımı biliyorsun.”

Genç adam yatağın kenarına tutundu. Gözleri, paşanın başındaki ak tolgaya takıldı. Sonra zırhındaki kan lekelerine baktı. Bir an için odanın duvarları kayboldu; yerlerine çığlıklar, at kişnemeleri ve kılıç sesleri doldu. Çirmen’in karanlığı yeniden gözlerinin önüne geldi.

Paşa, sanki onun zihninden geçenleri anlamış gibi konuştu.

“Çok şey gördün bu gece. Atları gördün, kılıçları gördün. Yere düşenleri, birbirini ezenleri, evine dönemeyenleri gördün. Lakin bir şeyi daha öğrenmen gerek evlat.”

Bir an sustu.

Sonra yüzü sertleşti.

“Üzerimize atılan iftirayı kaldır.”

Genç adamın gözleri büyüdü.

Paşa bir adım daha yaklaştı ve genç adamın yatağına doğru eğildi. Artık aralarında yalnızca birkaç karış mesafe vardı. Paşanın nefesini suratında hissediyordu.

“Hacı İlbey’e ben kıymadım.”

“Hacı İlbey’e ben kıymadım evlat. Bunu bir paşanın hatırı için değil, hakikatin hatırı için yaz o benim dostumdu.”

Ardından yüzünü kapıya değil, odanın duvarında ki pencereye çevirdi.

Genç adam ne olduğunu anlayamadan paşa yürümeye başladı.

Duvara doğru…

Ne durdu ne de geri döndü.

Ak tolgası, duvara birkaç adım kala bir an parladı. Zırhının gölgesi duvarın üzerine düştü. Sonra Lala Şahin Paşa, sanki taşın içinde açılan görünmez bir kapıdan geçer gibi duvarın içinden geçti ve gözden kayboldu.

Ne bir ses kaldı ne de bir ayak izi.

Yalnızca odanın içinde, çok uzaklardan geliyormuş gibi duyulan bir at kişnemesi…

Genç adam olduğu yerde kaldı. Bir müddet duvara baktı. Sonra titreyen elleriyle masasındaki kâğıdı aldı.

Kalemi mürekkebe batırdı.

İlk satırı yazdı:

“HACI İLBEY”

Devam edecek…