“Dünya kerahati yaşıyor, gün batmak üzere evladım.” Osman Nuri Topbaş.
“Dünya kerahati yaşıyor, gün batmak üzere evladım.” Osman Nuri Topbaş.
Bu yazıyı okudum; bu yazının bende bıraktığı derin hisleri sizlere keşke gösterebilseydim, keşke hislerin de bir görüntüsü olsaydı. Belki o zaman anlatmak için kelimelere bu kadar muhtaç kalmazdık. Çünkü bazı cümleler okunmaz, insanın içine düşer. Bu da öyle bir cümleydi. “Gün batmak üzere evladım…” Bir baba nasihati gibi başlayan bu söz, insanın yüzüne dünyanın faniliğini çarpıyor. Tasavvuf bize dünyaya bakmayı değil, dünyanın ardını görmeyi öğretir. Güneş her akşam biraz daha erken batıyor sanıyoruz; oysa belki de batan yalnızca güneş değil, ömrümüzdür. Saçımıza düşen ak, aynadaki çizgi, kaybettiğimiz insanlar, sessizleşen evler, eskisi kadar çalmayan telefonlar, çocukluğumuzun bir daha dönmeyecek sesleri… Hepsi bize aynı şeyi söylüyor: Dünya kalınacak yer değil. Biz ise hâlâ kalacakmışız gibi yaşıyoruz. Biriktiriyoruz, kırıyoruz, incitiyoruz, kibirleniyoruz, birbirimizin kalbini küçük hesaplara değişiyoruz. Sonra bir gece ansızın gözlerimizi kapatıyoruz ve dünya bütün hesaplarıyla geride kalıyor. Tasavvufun en ağır hakikati belki de budur: Ölümü beklemek değil, ölmeden önce dünyadan uyanmak. Çünkü kıyamet yalnızca göğün yarılacağı, dağların savrulacağı, denizlerin taşacağı gün değildir; insanın kendisiyle yüzleşeceği gündür. O gün makamın, servetin, şöhretin, gösterişin, insanların alkışının bir hükmü kalmayacak. “Ben” diye büyüttüğümüz ne varsa küçülecek; “Rabbim” diye yaşadığımız ne varsa bizimle kalacak. Bir gün güneş gerçekten batacak. Fakat o güneşin batışından daha korkuncu, insanın kendi ömrünün güneşini batırmış olmasıdır. Şimdi düşünün: Eğer bu gece son gecemiz olsaydı, kimi affetmek isterdik? Kimin gönlünü almak için kapısını çalardık? Hangi sözü söylemediğimize yanardık? Hangi günahı “daha sonra bırakırım” diye ertelediğimiz için pişman olurduk? İşte tasavvuf insanı tam burada sarsar. “Dünya kerahati yaşıyor” denildiğinde belki de bize dünyanın sonunu değil, kendi sonumuzu hatırlatıyor. Gün batmak üzere evladım… Belki de bize söylenen budur: Daha ne kadar oyalanacaksın? Daha ne kadar dünyayı kendine yurt sanacaksın? Bir gün ardında bıraktığın ev, tuttuğun makam, kazandığın para, giydiğin elbise, insanların senin hakkında söylediği güzel sözler değil; yalnızca kalbine taşıdığın hakikat seninle gelecek. Ve insan, o gün anladığı şeyi bugün anlamalı: Dünya geçiyor. Ömür geçiyor. İnsan geçiyor. Geriye yalnızca Allah kalıyor. Keşke hislerin de bir görüntüsü olsaydı… O zaman size bu cümlenin bende bıraktığı şeyi gösterebilirdim: Uzakta kızıl bir akşam, ağır ağır sönen bir güneş ve ufkun kenarında bize doğru yaklaşan büyük bir sessizlik… Belki de kıyametin en büyük işareti göğün yarılması değil, insanın hâlâ uyanmamasıdır.
Kıymetli okurlarım, bütün bu yazdığım kelimeler, kurduğum cümleler, doldurduğum satırlar; inanın bana, “Dünya kerahati yaşıyor, gün batmak üzere evladım.” cümlesinin milyonda biri kadar tesir edecek sözler değil. Ben ne kadar anlatsam da eksik kalır; ne kadar yazsam da o cümlenin taşıdığı ağırlığa yaklaşamam. Çünkü bazı sözlerin açıklanmaya değil, hissedilmeye ihtiyacı vardır. Şimdi sizlerden istirham ediyorum: Lütfen yazının en başına dönünüz. O cümleyi bir kez daha okuyunuz…