O yağmurlu günü senin notlarından okumaya devam ediyorum:

“Yedi Aralık Sokağı’na doğru, daima yukarıya, tek katlı bahçeli evlerin, yahut en az kırk elli yıllık yoksul apartmanların bulunduğu, şehrin unutulmuş semtine doğru hızlı adımlar atıyorduk. Ama bu ilk heyecanlar geçtikten sonra çok yürümedik. Sokağın üst ucunda, hastaneye çıkan yokuşlu yolun en dik yerinde, artık görünmeye başlayan teyzeme ait dört katlı tuğladan bina genç kızı harekete getirdi. İşaret parmağı ile en üst katı göstererek:
“Bak dostum gördünüz mü, kaç aydan beri orada yaşıyorum! İşte evim burası! Bahar Apartmanı!” dedi, “ Biraz düşkün bir hali var ama gene de çok seviyorum.”
Bir zamandır o bana “dostum” diye sesleniyordu fakat aslında budala mı deseydi? Bir budala değil miydim ben? Acaba önümde açılan çiçeklerle bezenmiş o muhteşem hayat yolu, bir uçurumla mı sonlanacaktı? Peki de ne yapmalı, hemen oracıkta durmalı mıydım?
“Aksine, öyle hoş ve esrarlı bir havası var ki,” dedim, “Ben de çok seviyorum bu apartmanı.”
Genç kız bir mermer taşı üstünde Bahar Apartmanı yazan gri boyalı demir kapıdan içeriye girince başı dönmüş gibi sallanarak birkaç adım attı; ben de dalgın ve müteselli, arkasından geliyordum. Uzun zamandır çektiği nefes darlığına rağmen o gün epey iyi bir durumda benimle koşmuş, sıçramış ve yürümüştü ama sanırım artık gücü tükeniyordu. Tozlu tavan lambasının tükürük gibi üstümüze düşen sarı ışığı altında, merdiven koridorunda, camı kırılmış ufacık bir pencereden, etraftaki yoksul evlerin ışıklı küçük camlarını gördüm.
Fakat nişanlı genç bir kızın evinde, onunla baş başa, bekâr bir adamın işi neydi? Bu durum bana hala normal gelmiyordu. Dostoyevski’nin Petersburg sakaklarında dolaşan kederli kahramanları gibi, genelde biraz suçlu, biraz da tuhaftım. Peki, ama ne için, neden dolayı suçlu idim! Kız önümde merdivenleri çıkarken, zayıf koridor ışığında gölgesi üzerime düşüyordu. Onun iki adım gerisinden geliyordum. Duvarlarında karışık birçok pürüzler, işaretler, isimler ve izler olan, taşlarını sayısız adımların aşındırdığı içi hayaletlerle dolu bu yaşlı koridor, bütün sevinçlerim, bütün hayallerim orada geçmiş gibi bir his duyuruyordu bana. Genç kız bir aralık durup arkasına baktı ve kafasının içinde, Allah bilir nasıl bir düşünce filiz verdiyse, göğsü hızla inip kalkarak:
“Biliyor musun, ben bir gölge hırsızıyım!” dedi.
Hüzünle karışık gülümsüyordu. Onun iç hayatı ve hisleri hakkında, şimdiye kadar yaptığım araştırmalar, bana bu söz kadar zengin bir fikir verememiştir. Daha sonraları, rüyamdan havalanan bir bıldırcın sürüsünün çıkardığı gürültüyü işiterek uyandığım bir sırada, neden ‘gölge hırsızı’ olduğunu birdenbire anlayacaktım ama iş işten geçmiş olacaktı ne yazık ki.
Böylece kendi kendime kararlı bir sesle: “Onun gösterdiği dünyanın peşinden gitmeliyim!” dedim. Çünkü duygularımı bir başka mecraya sürükleyen bir çağrışımlar seli altındaydım. Şüphesiz ki kızın dairesinin önüne geldiğimizi görmeseydim, bunlar daha da çoğalacaktı.
Kapıyı açtı ve eşikten içeriye girerken, dışarıdaki yağmurun uğultusu, gıcırdayarak açılan ahşap kapının gürültüsüne ve içeriden boşalan nem ve toz kokusuna karıştı. Hala bocaladığımı, kendi kendimi sorguladığımı fark ediyordum. Artık o eşiği aştığım gibi, aramızdaki engelleri de aşacak, kendisine kavuşacak mıydım?
Işıkları yakmasına rağmen içerisi türbemsi bir loşluk içindeydi; benden utandığını hissettim ve onu rahatlatmak için, eski Yeşilçam filmlerindeki gibi muzipçe gülümseyerek:
”Senin fakirhaneye geldik nihayet!” dedim. Yüzüme sanki acımaya benzer tuhaf bir bakışla baktı ve birbirimize çok yakın durduğumuz için, ıslak saçlarının kokusunu, sıcak bir ekmek kokusu gibi kuvvetli hissettim.
“Yapılacak bir şey var mı?” dedi, “Hem unutmayın ki bir zamanlar sizin fakirhanenizdi burası…”
Sesindeki güceniklik, ruhumda çiğ tanesi gibi eriyerek, bir üzüntüye sebep olacak diye korktum fakat olmadı. Ancak genç kızın bu ses tonundan, bana bütün hayatımın üstüne çöken bir sırrı ifşa edip etmemekte tereddüt ettiğini, sanki benim bilmediğim bir şeyleri bildiğini sezinliyordum. Yüzüme hala, berrak ve ela gözleriyle bakıyordu ve bu gözlerde ne güzel bir üzgünlük anlatımı vardı! İlkin pencere kenarlarında, kırmızı toprak saksılar içinde büyümekte olan, adını bilmediğim güzel çiçekleri suladı.”(DEVAMI VAR)