Birlikte yağmura yakalandığımız o günü, şimdi bir de benden dinle bakalım:
Birlikte yağmura yakalandığımız o günü, şimdi bir de benden dinle bakalım:
Gerçekten de akşam karanlığı bizi, her zamankinden sarhoş, tahammül edilmez derecede coşkulu duygular içinde bulmuştu. Notlarında bahsettiğin gibi sevilmiş bir kalpte sayısız anılar doğuran, sessiz ve yıldırımsız şimşeklerin ışıldattığı gökyüzü altında, esrik bir akşamdı bu. Biliyor musun, benim varlığımı saran mutluluk öyle büyüktü ki, incecik gömleğimle üşütüp hastalanmayı dert etmiyordum. Belki de ta çocukluğumda ruhuma hapsolmuş bir saadetti bu, ama o zamandan beri hiç dışarı çıkmamış, bana yüzünü pek göstermemişti. Marcel Proust’un ‘Swann’ın Bir Aşkı’nda dediği gibi, ‘Havai bir hayatın dağıtıp savurduğu gençlik ilhamlarımın, yeniden içimde filizlendiğini hissediyordum.’ Bunlar gökte, gençlik rüyaları gibi yükselerek ara sıra sessiz şimşekler halinde parlıyor ve sanki orada belli-belirsiz, ikinci benliğimin resmini gösteriyorlardı. Bir zaman sonra kalbim dopdolu, ruhumun sürüklenip gitmek istediği ıstıraplı bir mutluluğa bıraktım kendimi. Fakat önümüzdeki yol apansız bir şimşekle aydınlanınca, anımsıyor musun, sana bakarak ürperdim. Çünkü belleğimin derin bir tabakası harekete geliyor, derin bir his katmanını da peşinden sürüklüyordu. Genç bir kızın, bana çok benzeyen bir kızın, yatıştırıcı bir eda ile başımın üstünde durduğunu, sonra temiz alnına düşmüş zülüflerini, yumuşak kımıldanışlarla yüzüme düşürerek, iri ela gözlerini açmış, tıpkı şefkatli bir anne gibi yüzüme baktığını görüyor, saadetten mest oluyordum.
Fakat işte, böylece ikimiz nereye gidiyorduk? Andım olsun bende bilmiyordum. Galiba rastgele, benim adımlarımın belirlediği bir hayali istikamet boyunca ilerliyorduk. Eski bir alışkanlıkla, her vakit ki yürüyüş yolumdan geçerek, Cumhuriyet Caddesi üzerindeki Ayşecik Aile Çay Bahçesi’ne yaklaşıyorduk. Anımsıyor musun PTT önündeki kaldırımda, sayıları on kadar olan gençler, ellerinde çalgıları, bir sokak lambasının altında toplanmış, gençliğin verdiği çevik ve masum hareketlerle, oldukları yerde zıp zıp zıplıyorlardı.
“Sokak çalgıcıları, “dedim sana, “aralarındaki sarışın kızı tanıyorum. Bir dönem ben de onlarla beraber çalabilmek için keman dersleri alıyordum. Cep harçlığımı çıkarmak zorundaydım çünkü”
“Sokak şarkılarını severim. ”dedin, “Hele böyle soğuk, karlı ve yağmurlu bir akşamda…”
Gerçekten, o esnada ikimizin, aşkın alfabesine henüz yeni başlamış bu yeniyetmelerden bir farkımız yoktu. Tuhaf bir yerdeydik. O günü ikimiz açısından canlılık dolu bir rüya âlemine çevirmek için, birçok hikmetler peş peşe gelmiş bulunuyordu. Yağmur sesinden başka bir ses duyulmayan ıslak ara sokaklara girmiştik. Bazı bazı başımı çevirip, birkaç adım gerimden gelen o güzel yüzüne bakıyordum: En ufak bir hareketim, yakışıklı hatlarını titretiyordu. Bakışlarında, sanki izlediği filmin tam ortasında ışıklar aniden yakılınca, filmin hayali dünyasından birdenbire normal dünyaya geçmekten şaşırmış, tatlı bir uyku hali seziliyordu.
Ancak hala, içimde o kadar şeyler olduğu halde, bunları sana, bu, gönül yağmurlarıyla sırılsıklam ıslandığımız yerde bile açıklamaktan korkuyordum. Çünkü herhalde kalbimin sebeplerini aklım bir türlü anlamak istemiyor, ‘çocukluk yapma, sen onun sevdiği kızın kardeşisin’ diyordu. Ruhumdaki tereddüt ve karışıklığın, o günün başından beri, geçmiş ile şimdi arasında, ancak maziye çok yakın benzerliklerle ve o mazi de kaybettiğim bazı hazlarla yakın bir komşuluğu vardı. Bu durumu senin aşk kadar derin, ateşten yanan o güzel ela gözlerinde de görmüştüm.
Demek ki o güne değin ikimiz de aşkımızı adeta kaygı içinde, birinden ötekine geçen bakışların çekiciliğiyle yaşamış, birbirimize hep uzaktan seyredilen gemiler gibi özlemle bakmıştık. Kuşkusuz sen de şu talihsiz aşkımızın platonik denizinde boğulmadan yüzmeye gayret göstermiştin. Ama o dakikalarda aşk, tıpkı rüyalardaki gibi önümüzde bir cennet misali açılıvermiş ve hayatımızı, eğer istersek, her dileğimizin gerçekleşeceği masalsı bir paralel evrene döndürmüştü! Görünüşe göre ikimiz de kafamızdaki bütün ‘acabaları’ bırakmıştık ve aylardır içimizde büyüttüğümüz aşkın çiçeklerini, tıpkı bir bardak su saflığıyla birbirimize sunarak, bundan sonrasını gönlümüzce yaşamak arzusundaydık.
Belki de bizim paralel evrenler dediğimiz şey, mazi ve hal arasındaki hazin gidiş gelişlerden meydana gelen Araf gibi bir yerdi. Çünkü hayatımız bir cennette, bir de cehennem de geçiyordu. Hala anlamıyor musun, biz hayata tahammül edebilmek için hayatımızdan kaybolmuş birilerini özlüyoruz; onunla elle tutulmayan, gözle görülmeyen bir âlemde buluşuyor, cennet de ya da cehennemde, ya da Araf gibi ikisinin arasında bir yerde, hala aramızdaki bir şeyleri çözmeye çabalıyoruz!
Bir zaman sonra yağmur hızını o kadar arttırdı ki, fazla ıslanmamak için ister istemez birbirimize sokulup, yüksek çamların altına sığınmak zorunda kaldık. O taneler düşlerimin sisli âlemine çarpıp, iki de bir de onu yırtarak, ruhumu allak bullak etmişti. Çünkü aslında ömrüm boyunca romantik şeylerin peşinden koşmuş ama ne yazık ki ergen bir duygusal olmuştum. Hâlbuki o anlarda hayallerimi, hatta ondan bile ötesini seninle birlikte başarılı bir roman gibi yaşıyordum.
Bir an öylece, tıpkı ıslanmış bir sokak hayvanı gibi ürkek ve üşümüş bir halde, ne kadar bekleyebileceğimizi düşündüm. Beklemek çözüm değildi çünkü yağmur hiç azalmıyor hatta gittikçe hızlanıyordu. O zaman yeniden, gene yan yana ve hızlı adımlarla ama birbirimize sığınmış bir vaziyette yürümeye başladık. Su dolu çukurlara bata çıka parke taşı kaplı caddelerde ilerlerken, bu yürüyüşte de bir parça gerçek dışılık, bir parça da, büyülü ve ölümsüz anılar vardı adeta! Ne kadar çabalarsak çabalayalım, üzerimize gözyaşı gibi inen damlalardan kurtulamıyorduk. Öyle ki bir aralık, yağmurun şiddetinden göz gözü görmez oldu ve önümüze çıkan ilk sokağa girerek, bir apartman içine telaşla sığınıverdik. Evlerin penceresinden sızan ışık olmasa, herhalde birbirimizi dahi göremeyecektik.
Zihnimde kırılmalar ve yer değiştirmeler oluyordu. Bazen belleğimde olup bitenler karşısında, bir şey anladıysam Arap olayım diyesim geliyordu. Çünkü iki de bir de daha ziyade uzak maziye dönüyor böylece kendimi ikiye bölünmüş gibi hissediyordum. Kendi kendime, kurulmuş bir makine gibi sayıkladığım kelimelerin haddi hesabı yoktu ve bunları anlayacak bir kimse de bulunamazdı. Bir yarım eski hayatımla temasta kalırken, öbür yarım beni durmadan tahrik eden bir başka hayata atlıyordu. Amma Allah canımı alsın, hiddet gibi şaha kalkan ve gökteki yıldızlar gibi sayısı çok olan bu duygular karşısında, artık iyice afallamıştım. Sadece kendi yüreğimde olanlar değil, senin kalbindeki en ufak titreşimlerden de etkilendiğim için, bazen kasvetli, bazen de sevinçli oluyordum. Evet, şimdiye adeta düş yoluyla, düşsel dünyamın zenginliği sayesinde gördüğüm bir âlemi o esnada basbayağı yaşıyordum. Bilmiyorum, herhalde bunları kendim bile zor anlıyordum ve anladıktan sonra da hemen unutuyordum.