Şimdi aynı dakikaları senin notlarından okuyalım:

“Vadideki Zambak’ta Balzac, şehvetli aşk mı kazanmalıdır, kutsal aşk mı? Ya da vücudun sevgilisi mi galip gelmelidir, ruhun sevgilisi mi? diye sorarak, uzun müddet bende düşünceler uyandırmıştı. Kuşkusuz ben şehvet gibi şiddetli duygular arasında bile, ılımlı, sakin zevklerin peşinde, ruhun sevgilisinin galip gelmesinden yanaydım. Fakat o sırada şehvetli aşkın da zaman zaman kutsal aşka vardığını, belki de zaten oradan geldiğini hissettim. Çünkü genç kız kim bilir hangi nedenlerle, genelde şefkatli olmasına rağmen, bazen de şehvetliydi! Neden mi böyle söylüyorum? Açıklayayım:
Doğruydu, onunla karşılaştığımız ilk günden itibaren birbirimizi bir mıknatıs gibi çekiyorduk ama bu çekilişte genelde manevi, ruhi unsurlar ön plandaydı. Hatta yağmur altında kızın vücudunun ılıklığını kendi vücudumda duyarken bile durum bu minvaldeydi. Çünkü birlikte olduğumuzda, hayat bize durup dururken bile cazip gelebiliyordu. Adeta manevi bir teslimiyetle yaklaşıyorduk birbirimize. Ne var ki o apartman girişinde bundan fazlası oldu ve genç kız, üzüntü verici bir çocukluk yaptı. Saçlarını kurutmaya çabalarken birden bana arkasını döndü ve başını eğerek sesinin en çocuksu haliyle:
”Sen kurut!” dedi. Islak saçları arasından bakan ıslak gözleri, yağmurdan mı öyle olmuştu bilmiyordum ama belli belirsiz, sanki bir düşte ağlamış gibiydi. Şaşırdım. Bunu anlayınca, bakışlarının ıslak tazeliğiyle yeniden döndü ve:
“Kurut!” diyerek sözünü tekrarladı. O zaman kendisine itaat ettim. Çünkü aslında saçlarına dokunmak, şimdiye kadar benim de en çok arzuladığım bir şeydi. Hem o bunu adeta benim uzun zamandır alıştığım bir sevgilimmiş, bu yüzden de, saçlarına dokunmam kadar doğal bir şey yokmuş gibi, kalbimi ele geçiren bir samimiyetle söylemişti.
Güzel başını yaklaştırmıştı ve ben de parmaklarımı dalgalı, yumuşacık kızıl kestane saçlarının arasına geçirmiştim. Islak, pırıltılı kıvılcımlarla dolu olan saç tellerini ellerimle tarıyor gibi yaparak kurutmaya çalışırken, parmaklarımda hava gibi hafif, narin bir çiçek teması duyuyordum. Bu temas varlığımı dolduruyor, damarlarımda geziniyor, bütün benliğimi alt üst ediyordu. Kutsal, adeta dini bir heyecan içindeydim; onun saçından yayılan güzel kokular ben de bir sihir etkisi yapmış, kendimden geçirmişti. O zaman gizli bir ateşi söndürmek istercesine, saç tellerine lüzumundan fazla bir baskıyla dokunmaya başladım. Lakin dokundukça kendisine karşı olan duygularım ve heyecanım, parmaklarımdaki nüfuz etme arzusundan anlaşılacak sanıyordum! Kız arada bir gülümseyerek bana bakıyor, arada bir de, şimdi biraz daha seçer gibi olduğum meselenin güçlüğü içinde çırpınıyordu. Üstelik o dakikada benim ne halde olduğumu da bilip anlıyordu sanki!
Galiba, eski sevda günahlarımın, bu yeni sevdamın sevincini çalmaya kalkmasından korkuyordum; çünkü o anın, hayatımın en mutlu anlarından biri olduğunu pekâlâ biliyordum. Fakat genç kız bir nevi şehvetle karışık bir ıstırap içinde çırpınırcasına, geriye dönerek, bir şehvet dalgası gibi havaya yükselen sesiyle:
”Şimdi de ben seninkini kurutacağım!” dedi.
İyice karmakarışık olduğumdan bir şey diyemedim. Fakat tutup az evvel benim ona yaptığım şeyin aynısını o da bana yapmaya kalkınca, telaşa kapılarak:
“Canım, dur lütfen,” dedim, “saçlarımı bozuyorsun!”
Kuşkusuz bu samimi tavrım, ikimizi birbirimize daha yakın, daha doğal hissettirmişti ama kız saçlarıma bir zaman daha dokunduktan sonra, sanki uçurumun kenarında gözleri bağlı yürüyormuş da, birkaç adım daha atmaktan korkuyormuş gibi, birdenbire duruverdi. Sanırım ileri gittiğini anlamıştı.
Bense bu sözsüz, belli belirsiz korku yüzünden, aramızdaki bütün şiirin ve büyünün bozulmasından, mutluluğumuzun zedelenmesinden korkuyordum. Bir süre öylece durduk ve açık apartman kapısından içeriye doluşanıslak kokular eşliğinde, ilerde uzanan dar, karanlık ve hüzünlü sokağa baktık. Yol buradan itibaren, Arnavut kaldırımlı idi. Sokak değişiyor, daha fakir bir semte geçiyorduk. Belki Ortaçağ’dan kalma kesme taştan çatısız evleri ve yıkıntıları peşimize takarak, kıvrıla kıvrıla yukarı tırmanıyorduk. Bu tırmanışta sıra sıra tek katlı evler, mavi yeşil boyalı bahçe kapıları ve cami pencerelerini andırır, çukura kaçmış küçük küçük pencereler vardı. Ara sıra bahçe kapılarının etrafında tek tük ağaçlara, cılız fidanlara rast geliniyordu. Yağmur inatçı bir gayretle taştan evlerin üstüne düşerken, gene birden, bu anı daha evvel yaşadığımı hissettim. Sonra hissim hatıraların kaygan zemininde, tıpkı bir sarhoşluk buharı gibi gidip gelmeye başladı. Ne var ki artık bu garip duygularla nasıl baş edeceğimi bilmiyordum; sanırım içine düştüğüm aşk bilmecesinin, yaşadıklarımla çok alakası vardı…