İnsanlığın zamansız hidayet rehberi olan kelâm-ı kadîm, asırların ötesinden her dönemin ruhuna, içtimai dehasına ve kalbi tefekkürüne hitap eden muazzam bir burhan kapısıdır. Mekke döneminin tam ortasında, risaletin en çetin yıllarında nâzil olan Lokman Suresi, ismini evladına hikmetli nasihatlerde bulunan Hz. Lokman’dan alarak beşeriyete sarsılmaz bir ahlak manzumesi takdim eder.

İnsanlığın zamansız hidayet rehberi olan kelâm-ı kadîm, asırların ötesinden her dönemin ruhuna, içtimai dehasına ve kalbi tefekkürüne hitap eden muazzam bir burhan kapısıdır. Mekke döneminin tam ortasında, risaletin en çetin yıllarında nâzil olan Lokman Suresi, ismini evladına hikmetli nasihatlerde bulunan Hz. Lokman’dan alarak beşeriyete sarsılmaz bir ahlak manzumesi takdim eder. Resmî mushafta otuz birinci, nüzul sırasında ise elli yedinci basamakta yer alan bu otuz dört ayetlik sure, nüzul atmosferi itibarıyla tam bir entelektüel ve ahlaki buhran devrini yansıtmaktadır. Surenin asıl nüzul iklimi; Mekke aristokrasisinin, Kur'an'ın tevhid çağrısını bâtıl ve efsanevi kıssalarla, içi boş eğlenceli sözlerle baltalama, cemiyeti hakikatten saptırma gayretleridir. Bu çerçevede surenin ilk dokuz ayeti, insanı uyuşturan dijital gürültülerin, modern hurafelerin ve medeniyet krizlerinin ortasındaki 21. yüzyıl insanı için de bir manifesto ve varoluşsal reçetedir.

Sure, lafzî ve manevî bir mucizenin ilk basamağı olan "Elif, Lâm, Mîm" mukattaat harfleriyle perdelerini açar. Bağımsız ses birimlerinin yan yana gelmesiyle teşekkül eden bu sırlar perdesi, müfessirler arasında derin edebî müzakerelere kapı aramıştır. Rivayet ekolünün hamileri bu harfleri Cenab-ı Hakk’ın yüce esmasının şifreli birer remzi olarak telakki ederken, dirayet dehaları Razi ve Zemahşerî mukattaatın lafzî sınırlarını aşarak müşriklere karşı felsefi ve edebî bir meydan okuma barındırdığını savunmuşlardır. Onlara göre vahiy, muhataplarına Kur'an'ın kendi bildikleri harflerden müteşekkil olduğunu hatırlatarak beyan mucizesini tescil etmektedir. Elmalılı Hamdi Yazır ise bu harfleri surenin ana omurgasını oluşturan "hikmet" kavramının ilk yapı taşları, varlığın kurucu unsurları olarak konumlandırır. Nitekim Efendimiz’in (s.a.v.) Kur'an'dan okunan her harfe on sevap verileceğini beyan ettiği hadis-i şerifi de bu harflerin varlıksal değerini ve her bir ses biriminin mümin kalbindeki manevî ağırlığını perçinlemektedir.

Bu ulvî başlangıcın hemen akabinde gelen "İşte bunlar, hikmet dolu Kitab'ın âyetleridir" beyanı, kelâmın tabiatındaki "el-Hakîm" vasfıyla zihni ve kalbi bir sarsıntıya uğratır. Hem mutlak hüküm veren hem de içinde hiçbir tenakuz barındırmayan el-Hakîm vasfı, dirayet öncüleri tarafından muazzam bir edebî teşhis olarak görülür. Kur'an adeta insanla doğrudan konuşan, çağların ruhsal patolojilerini ve içtimai marazlarını tedavi eden evrensel bir hekim, müşfik bir mürşiddir. Müfessirler bu teşhis fikrini sosyolojik bir düzleme taşıyarak Kur'an'ı toplumları adalet, hakkaniyet ve nizamla sevk ve idare eden semavî bir anayasa olarak vasfetmişlerdir. Müşriklerin vahyi itibarsızlaştırma çabalarına karşı bu ayet, ağırbaşlı, rasyonel ve felsefi bir üstünlük kurarak bâtıl iddiaları kökünden çürütmektedir. Zira nebevî beyanda ifade buyrulduğu üzere, sözlerin en doğrusu Allah'ın kitabı, rehberliğin en güzeli ise Muhammed'in (s.a.v.) rehberliğidir.

Kur'an’ın bu hikmetli ve sarsılmaz yapısı, ancak kalbini iyiliğe ve hakikate açan muayyen bir insan tipolojisinde fiilî bir hidayete dönüşür. Ayet-i kerimede "Muhsinler için bir hidayet rehberi ve bir rahmettir" buyrularak ihsan kavramı merkezi bir konuma yerleştirilir. Amelini en güzel, en kaliteli, ihlasla ve kusursuz yapan şahsiyeti temsil eden muhsinler, içsel arınmasını tamamlamış kimselerdir. Modern tefsirler bu kavramı ahlak felsefesiyle mezcederek ihsanın hem inançtaki ihlası hem de içtimai hayattaki yüksek ahlaki standartları ihtiva ettiğini söylerler. Seyyid Kutub ise meseleyi insan fıtratının temizliğiyle açıklar; zira modernitenin veya cahiliyenin pasıyla kararmış bir fıtratın vahyin rahmet dalgalarını algılaması muhaldir. Nitekim meşhur Cibril hadisinde ihsanın, Allah'a O'nu görüyormuş gibi ibadet etmek şeklinde tarif edilmesi, kulun her an ilahi bir müşahede altında olduğu bilincini, yani ameldeki dikey dindarlığı remzeder.

Bu muhsinlerin içtimai ve amelî kimlikleri, namazı dosdoğru kılmaları, zekâtı vermeleri ve ahirete kesin bir bilgiyle inanmaları suretiyle müşahhas hale gelir. Ayette geçen "Yûkınûn" ifadesi, içinde hiçbir tereddüt barındırmayan, adeta görerek inanmışçasına sarsılmaz bir yakîn bilgisini tasvir eder. Namaz bedenî ibadetlerin, zekât ise malî ibadetlerin zirvesi olarak dinin pratik boyutunu dikey ve yatay ilişkiler ekseninde şemalaştırır. Sosyolojik açıdan bakıldığında namaz ferdî ahlakın ve nefis tezkiyesinin sigortası, zekât ise vahşi sermaye birikimine ve kapitalist temerküze karşı içtimai adaleti tesis eden kurumsal bir denge aracıdır. Mevdudî ise psikolojik bir dehayla, ahiret yakîni ve sorumluluk bilinci olmadan, nefse ağır gelen namaz ve zekât gibi iki büyük amelî mükellefiyetin sürekliliğinin imkânsız olacağını ifade eder. Nebevî irşadda namazın dinin direği, zekâtın ise İslam'ın köprüsü olarak vasfedilmesi bu kurucu kolonların ehemmiyetini ortaya koymaktadır.