Ahmet Hamdi Tanpınar’ın romanı olan Huzur, 2 Şubat 1948 ile 2 Haziran 1948 tarihleri arasında dört ay süreyle Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilmiş.

Roman 1949 yılında kitap olarak basılmıştır. Bir nehir roman dizi olan Mahur Beste ve Sahnenin Dışındakiler romanlarının üçüncü ve sonuncu anlatısıdır.

Bahadır Türk’e göre; Ahmet Hamdi Tanpınar (1901-1962) hiç kuşku yok ki bu ülkenin yetiştirdiği en büyük ve en orijinal aydınlardan birisidir. Yaşadığı dönem göz önüne alındığında tam bir “bir geçiş dönemi düşünürü” sayılabilecek Tanpınar, bir imparatorluğun çöküşü ve yeni bir devletin kuruluşuna tanıklık etmiş ve mazi ile bugün arasındaki salınımın anatomisini çıkarmaya çalışmıştır. Tanpınar’ı “özel bir düşünür” kılan esas özelliklerin başında onun bu hususta geliştirdiği derin bilgi ve sezgi gelir. Tanpınar’ın yeni olan ile ilişkisi mazi üzerinden kurulur ve fakat bu mazi “yeni olan”ı anlamsız kılan bir özellik arz etmez. Ahmet Hamdi’nin çabası “bize ne olduğu”nu anlamaya yöneliktir. Ahmet Hamdi maziyi ve şimdiyi, Osmanlı’yı ve Cumhuriyet’i, Doğu’yu ve Batı’yı özgün ve özgül bir birliktelik içinde değerlendirir. Tanpınar’ın romanlarındaki çok zengin kültürel kıymetler, psikolojik ve sosyal konular romanların sevilerek okunmasını sağlamıştır. Ancak Tanpınar’ın eserlerini ilk okuyuşta anlamak, kavramak kabil değildir. Onun romanları tekrar tekrar okunduğunda anlaşılır. Kültürümüze ait hususların yer aldığı romanları her okuyuşta farklı bir güzellikle karşımıza çıkar. Onun romanları için kültür romanıdır demek yanlış olmaz. Tarihe, mimariye, doğu ve batı musikisine, resme, minyatüre ve diğer plastik sanatlara ait görüşler romanda teşhir edilir.

Huzur romanının temel konusu Türk toplumunun ve aydınının yaşadığı büyük değişme ve bu değişimin toplumumuzda bıraktıklarıdır. Söz konusu değişim Tanzimat’la başlayıp günümüze dek devam eden “Batılılaşma” dır. Romanlarında batılılaşma sürecimiz ile beraber; estetik, aşk, musiki, mimarî, kültür, aydın gibi kavramlar da ele alınıp irdelenir. Medeniyet değişimi Tanpınar’ın ruh ve düşünce dünyasını derinden etkileyen bir husustur. Romanlarının ana temasını oluşturan, kahramanlarını huzursuzluğa iten medeniyet değişimidir. Aslında o batılılaşmayı zarurî görür. Ancak batılılaşmanın bir ikilik yarattığını belirtir. Tanpınar bu ikiliği “eşikte kalma” olarak açıklar. Yazar bu ikilikten kurtulmak için terkip ve devam düşüncesini önerir. Tanpınar “devam” fikrinde bize ait değerlerin korunmasıyla işe başlar. “Bizim damgamızı” taşıyan öğelerin yeni hayatımızdaki yerine değinir.

Gündüz’e göre; Huzur, görünürde Mümtaz ile Nuran’ın aşkı üzerine kurulu; temelde ise İmparatorluk tecrübesinden geçmiş İslami değerlerle Batı kaynaklı modern değerler arasındaki uyuşmazlıkları sergilemeye dönük; fakat aynı zamanda nihilist öğelerle birlikte felsefi açılımları olan bir romandır. Huzur Türk romanına, daha önce rastlanmayan konu örüntüsü ve psikolojik tahlil bütünlüğüyle kayda değer bir ivme kazandırmıştır.

Somuncu’ya göre; Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur romanı, huzur ve huzursuzluk gibi iki temel olgu üzerine kurgulanmıştır. Romanın kişileri de huzuru ve huzursuzluğu temsil edenler şeklinde ikiye ayrılabilir. Kaplan’ın karakter roman şeklinde tanımladığı Huzur, oldukça geniş bir şahıs kadrosuna sahiptir. Tanpınar buna istinaden romanın bir yerinde “Sanki yüz binlerce ruh bir arafta bekleşiyordu” der. Orhan Okay, bu özneler için; “hiçbiri ihmal edilmemiş, aldıkları roller sayesinde ve çok defa Mümtaz’ın bakış açısıyla değerlendirilmiştir.” der. Kaplan ise “Bunlar, aslî kahramanlara bağlı, onlara tesir eden, şahsiyetlerini tamamlayan veya etraflarında bir zemin teşkil ederek onları başka bir ışık içinde gösteren şahıslardır.”

Roman dört bölümden oluşur: İhsan, Nuran, Suat ve Mümtaz. Roman; Mümtaz’ın amcasının oğlu İhsan’a hasta bakıcı bulmak, kiracıyı görmek ve arkadaşlarıyla buluşmak için evden çıkmasıyla başlar. Önce geriye dönüşle Mümtaz’ın çocukluğu anlatılır. “Mümtaz’ın babası, S….’nın işgali gecesi…” sayfa 40’ta bu geriye dönüş kiracı ile münasebeti ile biter. Sayfa 71’de “Nuran” başlıklı bölüm ile asıl geriye dönüş başlar ve sayfa 323’e kadar devam eder.

Kuşdemir’e göre; Romanda insanı soluksuz bırakan, sonunun ne olacağını düşündürüp merakta bırakan olaylar yoktur. Eserde; annesiz ve babasız büyüyen Mümtaz’la, kocasından ayrılmış ve bir hırçın çocuğuyla hayatını devam ettiren Nuran’ın birbirlerini çok sevmeleri; ancak evlenememeleri anlatılır. Fakat romanı roman yapan bu içerik değil, Tanpınar’ın kullandığı üsluptur. Ferahfeza Ayinini anlatırken kullandığı teşbih, mecaz ve istiareler, ayini gözlerimizin önüne bir tablo gibi serer: “Neyin altın uçurumuna Tevfik Bey'in sesi, tanımadığı kelimelerin mücevherlerini, yavaş yavaş, bütün kenarlarının parıltısını belirterek bırakıyor, şurada bir "yar, yari men!"in ilk "yar" feryadı deniz ortasında tutuşmuş bir gemi direği hayaliyle parlıyor, bestenin üzerine iyice bastığı "men" hecesi birdenbire gümüş ve mercan çerçeveli bir eski zaman aynası gibi derinleşiyor,…”. “Sofa, duanın denizinde çalkanan büyük bir gemi olmuştu”. “Bir tarafta çok ince bir duvar çatladı. Yeşil bir filiz bir sabah müjdesi gibi canlandı. Ruh binası birdenbire büyüyen güller altında çöktü... Mor, acayip güller...”. Huzur’un sevilerek okunmasının sebebi de budur. Günlük olayları ve durumları parlak, hareketli imajlarla dile getirmesidir.

Huzur’un ana fikri ile ilgili olarak Berna Moran, şöyle bir değerlendirme yapar: “Birtakım değerler arasındaki çatışmayı sergilemek ve bu çatışmanın yarattığı bunalımı Mümtaz’ın kişiliğinde dile getirmektir diyebiliriz. Yani, estetik değerlerle sosyo-politik değerlerin ya da romandaki somutlaşmış şekliyle, Mümtaz’ın kişisel mutluluğu ile toplumsal sorumluluğunun çatışması. Sahnelemek istediği bu değerler çatışması romanın anlatım tekniğini de belirler, yapısını da.” Pek çok eleştirmen yukarıda bahsedilen çatışmanın Cumhuriyet aydınlarının görüntüsü olduğu yönünde hemfikirdir. Bu durumda Mümtaz romanda Cumhuriyet aydınlarının “huzursuzluklarını” dile getirmektedir. Ayrıca eleştirmenlerin üzerinde durduğu bir başka nokta roman kahramanlarının gerçek hayattaki karşılıkları olmuştur. Buna göre Mümtaz’ın Tanpınar’la; İhsan’ın ise Yahya Kemal’le eşleştirilmesi mümkündür. Berna Moran, “Biliyoruz ki İhsan birçok yönleriyle Yahya Kemal’dir.” cümlesi ile bu fikri destekler.

Huzur romanının ilk bölümü “İhsan” adını taşımaktadır. Bu bölümde olayların ilk geçtiği yer Mümtaz’ın amcaoğlu olan İhsan’ın evidir. İhsan bu bölümde hasta olarak anlatılmıştır. İhsan’ın eşi Macide, İhsan’ın annesi ve kızı bölüm içerisinde okuyucuya aktarılır. Daha sonra Mümtaz’ın bu verilen kişilerle arasındaki ilişkiler ve Mümtaz’ın onlar hakkındaki görüşleri belirtilmektedir. Mümtaz yengesinin isteği üzerine kiracılarından kirayı almak üzere evden dışarı çıkar. Bu dışarıya çıkma esnasında yazar geçmişte bir yolculuk yaparak Mümtaz’ın çocukluğunu anlatmaya başlar. Mümtaz’ın bir gece babasının savaşta öldürülmesinden dolayı annesi ile birlikte yaşadığı şehri terk edip Antalya’ya gidişini anlatmaktadır. Burada Mümtaz’ın annesinin ölümünden İstanbul’a amcasının oğlu olan İhsan’ın yanına gelişine kadarki zaman içerisinde yaşanılanlar anlatılmaktadır. Mümtaz’ın kirayı almak için ikinci defa evden çıkışı ise başka bir ana geçişini anlatmaktadır. Bu defa yazar Mümtaz’ın asıl hayat hikâyesine geçiş yapar.

Huzur romanın ikinci bölümü bu hayat hikâyesinin asıl başlangıç noktasıdır. Bu bölüm “Nuran” adını taşımaktadır. Yazar burada sıçramalı zamanı yani helezonik zamanı kullanarak Mümtaz’ın yakın tarihte yaşadığı olayları anlatmaktadır. Bu bölüm romanın en geniş kısmını kapsamaktadır. Olaylar bu bölümde daha karışık ve şahıs kadrosu daha geniş olarak ele alınmıştır. Bu bölümde olaylar ve şahıslar gibi mekânlar da çeşitlilik göstermektedir. Mümtaz’ın ruh hali Nuran’ı gördükten sonra değişmiştir. Artık sürekli onu düşünmektedir. Bulunduğu ortam, eşya, olay ve değişiklikleri hep Nuran ile kıyaslamaktadır. Roman içinde yaşadığı olaylardan ve serzenişlerinden dolayı Mümtaz, zayıf bir karakter olarak karşımıza çıkar. Nuran ise kabullenme ve realist hareket etmesinden dolayı güçlü bir kadındır. Bu bölümde Nuran ile Mümtaz’ın gizli aşkları, gezmeleri, buluştukları mekânlar, hayalleri, ihtirasları, bunalımları ve yüzleşmeleri aktarılır. Etraftan aldıkları baskıdan dolayı Mümtaz ile Nuran ani bir şekilde evlenme kararı alırlar ve bu konuyu halletmesi için İhsan’dan yardım isterler.

Romanın üçüncü bölümü “Suat” ismini taşır. Bu bölümde evlilik arifesinde olan Mümtaz ile Nuran, Suat’ın Nuran’ın aşkından dolayı intihar etmesi ile büyük bir sarsıntı yaşarlar. Suat’ın intihar etmesinden kendini sorumlu tutan Nuran, Mümtaz’dan ayrılma kararı alır ve İstanbul’dan ayrılır. Bu ayrılık ve Suat’ın intihar etmesi ise Mümtaz’da büyük bir bunalım ve ruhî münakaşanın yaşanmasına neden olur.

Romanın son bölümü “Mümtaz” adını taşımaktadır. Bu bölümde Suat’ın intihar etmesinden etkilenen Mümtaz, sürekli Suat’ın ruhu ile münakaşa halindedir. Burada yazar romanın başlangıç noktasına döner. İhsan’ın hastalığından dolayı kiraları toplamaya giden Mümtaz, bu defa onun için doktor aramaya çıkar. Doktor ile İhsan’ın evine gelen Mümtaz, evin içinde bir köşede hareket etmeden oturur. Radyodan gelen sesler ile roman sona erer. Roman İhsan’ın evinde başlar ve İhsan’ın evinde biter.

Birkaç alıntı;
“İnsanın sevdiği bir ev olunca kendisine mahsus bir hayatı da olur. O zamana kadar S...’deki son gecede kendisi için her şeyin bittiği, hayatın dışında çok hususi bir talihle, herkesten ayrı olarak yaşadığını sanan Mümtaz, birdenbire kendisini yeni bir hayatın içinde buldu. Etrafında bir hayat vardı ve o, bu hayatın bir parçasıydı.”

“Aç kapıyı bezirgânbaşı, bezirgânbaşı
Kapı hakkı ne verirsin? Ne verirsin?..
"Devam etmesi lâzım gelen, işte bu türküdür. Çocuklarımızın bu türküyü söyleyerek, bu oyunu oynayarak, büyümesi; ne Hekimoğlu Ali Paşa'nın kendisi, ne konağı, hattâ ne de mahallesi. Her şey değişebilir, hatta kendi irademizle değiştiririz. Değişmeyecek olan, hayata şekil veren, ona bizim damgamızı basan şeylerdir..."

“Şimdi şu vapurlardan birine atlayabilse, Boğaz’a gidebilseydi. Bir ay vardı ki evinde yatmamıştı. Emirgân’ın arka taraflarında bu ev, eski medreselerin avlusunu andıran kapalı bahçesiyle, Kandilli’den Beykoz’a kadar bütün manzarayı kavrayan balkonuyla gözünde canlandı. Bahçe gündüz güneşle arı ve böcek sesleriyle dolu olurdu. Birkaç meyve ağacı, bir ceviz kapısının önündeki kestane, kenarlarda adını bilmediği bir yığın çiçek vardı; iç kapı vaktiyle, limonluk olan dar, camlı bir koridora açılırdı. Ondan sonra o kadar serin olan taşlık gelirdi. Burada geniş orta masası, küçük içki dolabı, büyük bir sedir vardı. Merdiven genişti. Bazen iki yastık atarak Nuran’la orada otururlardı. Fakat genç kadın daha ziyade yukarı katı, büyük balkonu, Beykoz’a kadar bütün manzarayı kavrayan sofayı severdi.”

“Bir gün beraberce Üsküdar’ı gezdiler. İlk önce vapuru iskelede beklememek için Mihrimâh Camii’ni dolaştılar, sonra III. Ahmed’in annesinin camiine girdiler. Türbeyi küçük, bir meyva içi gibi döşeli camii Nuran pek beğendi. Vapuru çoktan kaçırmışlardı. Onun için bir araba ile Atik Valdeye, oradan Orta Valdeye gittiler. Garip bir tesadüfle Üsküdar’ın bu dört büyük camii aşka, güzelliğe yahut hiç olmazsa annelik duygusuna ithaf edilmişti.”

“Üsküdar’dan sonra gecenin tam saltanatı başladı. Tepelerde keskin sokak fenerlerinin hudutlandırdığı büyük ev kitleleri, aralarındaki karanlık uçurumlarıyla olduklarından daha haşin, daha esrarlı ve hayali görünüyorlardı. İskele meydanları daha geniş bir hayat vadeden ışıklarıyla bu âhengi kırıyordu. Hemen her penceresi aydınlık, çok eski bir yalı, uzun zaman suda kalmış, bütün kesafetini kaybetmiş bir cisim gibi önlerinden geçti.”

Bir taraftan iyi kötü bir tekniği almağa, onun adamı olmağa çalışıyoruz. Onun zihniyetini benimserken zaruri olarak eski kıymetleri atıyoruz. Muaşeret şeklimizi değiştiriyoruz. Diğer taraftan istiyoruz ki, eskiyi unutmayalım! Bugünkü realitelerimizde bu eskinin yeri nedir?

Kendimizi sevmiyoruz. Kafamız bir yığın mukayeselerle dolu; Dede’yi, Wagner olmadığı için, Yunus’u, Verlaine, Baki’yi, Geothe ve Gide yapamadığımız için beğenmiyoruz. Uçsuz bucaksız Asya’nın o kadar zenginliği içinde, dünyanın en iyi giyinmiş milleti olduğumuz halde çırçıplak yaşıyoruz. Coğrafya, kültür, her şey bizden bir yeni terkip bekliyor; biz misyonlarımızın farkında değiliz. Başka milletlerin tecrübesini yaşamağa çalışıyoruz.

“Bu hasta odası ışığı da garipti; sanki her şeyi kendisine mahsus bir işaretle gösteriyor, burada şu ve şu ötede şu ve şunlar var diye ısrarla sayıyordu. (...) Fakat bu konuşma, Mümtaz’a göre her şeyde biraz vardı. Yatak, hasta ile beraber kabarmış, onun ıstırabını benimsemişti. Perdeler, gardrobun aynası odanın sessizliği; gittikçe hızını artıran saat sesi her şey bu otuz dokuzla kırkın arasının ne acaip, korkunç bir dehliz, malumdan meçhule, adetten sıfıra, şuurdan atalete geçen, nasıl çetin bir yol olduğunu gösteriyordu.”

Yazıldığı yıllar dikkate alındığında romanın çok değişik bir anlatım tekniği ile yazıldığını söylemek gerek. Roman ilk bakışta anlatıcı-yazar yani üçüncü şahıs ağzından yazılmış gibi. Fakat romanın tamamına Mümtaz’ın bakış açısı hâkim. Romandaki diğer kişilerin geçmişleri de yazarın verdiği bilgilerden değil Mümtaz’ın öğrendiklerinden aktarılıyor. Bunun yanında Berna Moran’ın eserin yapısını Batı müziğindeki senfoniye benzetmiş olması ilginçtir. Moran’a göre birinci bölüm sıkıntılı, ikinci bölüm neşeli, üçüncü bölüm melankolik ve dördüncü bölüm çok sıkıntılıdır. Bu bize, Batı müziğine hayran Tanpınar’ın kişiliğini de düşününce, bir senfoniyi hatırlatır.

Huzur romanı zaman dilimi olarak aslında yirmi dört saati kapsar. İkinci Dünya Savaşı’nın ilanından bir gün önce başlayan roman, savaşın ilan edilmesi ile son bulur. Fakat ikinci ve üçüncü bölümler geriye dönüş tekniği kullanılarak son bir yılı anlatmaktadır. Zamanın bu şekilde kullanımı o dönemki Türk romanı için bir yeniliktir.

Coşkun’a göre; Romanı zenginleştiren en önemli unsurlardan biri de kahramanların hemen hepsinin belli bir kültür birikimine sahip oluşudur. İhsan, Fransa’da tahsil görmüş, gençliğinde sosyalist akımlara kapılmış bir tarih öğretmenidir. Yakınlarının ve içinde bulunduğu toplumun sorunlarına çözüm üretmeye çalışır. Tanzimat’tan itibaren devam eden yeniliklerin hep devlet eliyle yapılmasını eleştirir. Nuran; baba tarafı Mevlevi, anne tarafı Bektaşi olan Boğaziçi’nde eski kültüre sahip bir aile içinde yetişmiştir. Edebiyat Fakültesi’nde okumuştur. Klasik ve Türk musikisini sevmekte ve şarkı söylemektedir. Suat; inançsız, ahlak anlayışına karşı alaycıdır. Bu yönüyle romanın diğer kahramanlarından ayrılsa da çok kültürlü bir bireydir. Edebiyat Fakültesinde asistan olan Mümtaz, edebiyata olduğu kadar musiki, mimari, hat gibi güzel sanatlara da ilgi duymaktadır. (…) Huzur romanı herhangi bir olayı anlatmak için yazılmamıştır. Romanın yazılış amacı kahramanların ruh ve düşünce dünyalarını yansıtmaktır. Kahramanların iç kavgalarını ve bunalımlarını anlatır. Bu sebeple romanda hareket yoktur. Bu durum Tanpınar’ın şair kişiliğinin ön plana çıkmasına imkân sağlar. Kahramanların duyuş, düşünce tarzı, yazarın onları anlatırken kullandığı üslup, şiire has özellikler taşır.

Tanpınar, kendisiyle Huzur hakkında yapılan röportajda, romana niçin “Huzur” adını verdiği sorusuna şu şekilde cevap vermiştir: “Çünkü huzursuz bir dünyada yaşıyoruz. Çünkü insan kendisiyle barışık değil. Değerler karşısında ve insan karşısında yeniden düşünmeye mecburuz. Çünkü her şeyden şüphedeyiz. Ve nihayet arkamızda eskisi gibi o kadar kuvvetle Allah’ı hissetmiyoruz. Hülâsa huzursuzuz, onun için…”

Bu nehir roman üçlemesini okuduğum ve sizlerle paylaşabildiğim için hem çok mutluyum hem de yüksek edebi hazlar yaşadım. “Tanpınar’ın eserlerinin birden çok kez okunması gerektiği” savını dikkate alarak önümüzdeki yıllarda (Allah ömür verir ve kısmet ederse) tüm eserlerini bir kere daha okumak niyetimi sizlerle de paylaşmak isterim. Tanpınar’ı tanımanızı/anımsamanızı hararetle tavsiye ederim. En derin saygılarımla…