Geniş okuyucu kitlesine hitap etmiş bir yazar olan Hüseyin Rahmi Gürpınar, romanlarında İstanbul hayatını ve buradaki bazı tipleri ve olayları karikatürize ederek anlatır. İlk adı Ayna olan eser, Ahmet Mithat Efendi’nin teklifiyle Şık adıyla ilk olarak 1889 yılında basılmıştır. Alafrangalık modasının gençler üzerindeki etkilerini gülünç yönleriyle ele alan eser çok beğenilmiştir. Yazarın da belirttiği gibi “Şıpsevdi romanının çekirdeği” gibidir.
Bir tip romanı olan Şık, soylu bir aileden geldiği izlenimini uyandırabilmek arzusuyla uydurduğu Şâtırzâde namını kullanan Batı hayranı Şöhret Bey’in, Avrupaî görünebilmek uğruna düştüğü komik, ancak ülkedeki Batılılaşma çabasıyla ilgili olarak da düşündürücü durumları konu alır.
Eserde müspet ve menfi alafranga tipler vardır, fakat müspet tip Müştak Bey ayrıntılı olarak ele alınmamıştır. Türk toplumunda alay konusu olan alafranga tipin anlatıldığı Şık romanında yaşanan aşağılık duygusu çok çarpıcı şekilde sunulmuştur. Şöhret Bey’in sokak köpeğini alıp lokantaya gidişi, Tepebaşı Bahçesi’nde dans ederken başına gelenler okuyucunun gülerek okuyacağı yerlerdir.
Yazar bu kitabı için bakın neler söylüyor; “Şık romanı, edebiyat dünyasına attığım ilk adımdır. Okurlar bu yaşlı hikâyede, şimdiki Hüseyin Rahmi’nin acemi, nahif, cılız, fakat ileride bolca meyve vermeye yetenekli bir fidanını göreceklerdir. (…) Ey kari! Şık'ın bu cehaletini, bu belahatını romancının hayalhanesinde vücut bulmuş bir mübalağa olarak telakki etmeyiniz. Ben bu satırları sırf hayalimden yazmıyorum. Modelim görüp işittiğim hakikatlerdir. Bu hakikatlere tesadüfümde ben de şüphe ettim. Fakat mihenge vurdum. Doğru buldum. Hayal ne kadar hayal olsa yine az çok hakikatten doğar. (…) Okuyunuz efendim, okuyunuz. Gençliğimin ihtiyarlığımdan çok neşeli ve daha güldürücü olduğunu göreceksiniz… Çünkü ben bile kendi kendime bayıla bayıla güldüm.”
Romanda, Şâtırzâde Şöhret Bey namında bir zamane delikanlısının akıllara ziyan serüveniyle bir vakitten beri benimsenen Batılılaşma ideolojisinin, toplumun hangi katmanlarına nasıl ve hangi düzeyde sirayet ettiğine, bu sirayetle birlikte toplumsal dokunun dünden bugüne nasıl bir dönüşüme maruz kaldığına tanık oluruz. Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın bu eseri Osmanlı'nın son dönemindeki İstanbul'un adeta fotoğrafını çekiyor.
Irmak’a göre; Dönemin sokak hayatının, caddelerinin, mimarisinin, eğlence aleminin ya da ev yaşamının yanı sıra, Hüseyin Rahmi şehrin kozmopolit, çok kültürlü dokusunu ve gündelik yaşama dair daha birçok ayrıntıyı da eserlerinde cömertçe bizimle paylaşır. Konuşma dilini edebiyatta en iyi temsil eden ve bu dilin renklerini metinlerine en ustaca yansıtan yazarlarımızdan olan Hüseyin Rahmi'nin bu üslup özelliğinin örneklerine, ilk romanı olan Şık'ta da sıklıkla rastlamak mümkündür;
“Şık denilince elinde gant’ı, cebinde kartı olan, fakat üstünde nakdi bulunmayan nâzenin derhâl bastonuyla, kostümüyle, gözlüğüyle nazarlarda tecessüm eder.”
Şâtırzâde, “şık”lık uğruna Hüseyin Rahmi’nin “piyasa âşüftegânının en bayağılarından” (s. 20) olarak nitelendirdiği Madam Potiş adlı Fransız bir fahişeyi metres tutar. Fransız metres onun gibi “Avrupa âdât ve etvârının meftunu bulunan” (s. 21) biri için dış görünüşünü daha da “şık”laştıran çok önemli bir unsurdur. “ Böyle güzel Fransızca konuşan metresi koluna takıp da Beyoğlu’nda kendi gibi şıkların mahsûsı mehâfilinde dolaşmayı kendine en büyük bir şeref addeder.” Etrafta onunla daha fazla görünebilmek için annesinin elmas küpelerini çalmaktan çekinmez. Ancak metres tutmak da Avrupaî görünmek için yeterli değildir; cins bir köpeğe de sahip olmak gerekir. Bu eksiklik sebebiyle ayıplanacağını düşünen Şâtırzâde, metresinden, şanına uygun bir köpek bulmasını ister. Şâtırzâde’nin alafrangalık merakına uygun hareket ederse ondan rahatlıkla para sızdırabileceği düşünen Potiş de pek aptal bulduğu bu şıklık budalasının isteğine hak verir gibi görünür. Ödünç bir ev köpeği bulamayınca, arada sırada yiyecek verdiği bir sokak köpeğini, başına kırmızı bir başlık geçirmek suretiyle Şâtırzâde’ye getirir ve az bulunur bir cinsin çok kıymetli bir örneği olarak yutturmayı başarır (s. 27-28). Köpeğin adının da Drol olduğunu söyler. Madam Potiş’in ve sokak köpeği Drol’un isimleri de, tıpkı Şöhret’inki gibi, yazar tarafından bilinçli olarak seçilmiştir. Bu Fransızca kelimelerden ilki olan Potiş, Çin ve Japon vazosu anlamının yanında, Madam Potiş’in kişiliğini yansıtır şekilde içi elişi kâğıtlarıyla süslü, âdi taklit cam vazo anlamını da taşır.
Şâtırzâde, yanında bulunmalarının Batılı görünüşünü kusursuz bir şekilde tamamladığını düşündüğü Fransız metresi ve çok değerli zannettiği köpeği ile etrafta görünmek için sabırsızlanır. Herkesin metresi ve köpeği sebebiyle kendisini kıskanacağını düşünerek mutlu olur. Madam Potiş ve Drol ile birlikte çıktığı gezintide Drol’un öteki mahallenin köpekleri ile giriştiği kavga sebebiyle çıkan arbedede hırpalanır. Bu olayın ardından dinlenmek ve yemek yemek için hep birlikte bir lokantaya giderler. Aslında bu lokanta Madam Potiş’in soyulmaya elverişli alafranga züppeleri götürmek suretiyle komisyon aldığı Baba Perdriks adında bir ahbabına aittir. Şöhret burada da Drol’un yaramazlıkları yüzünden dayak yer. “Âdeta insan kılığından çıkıp başka bir heyet kesb etmiş”, “yüzü gözü tırmık içinde kalmış, ceketi birkaç yerinden yırtılmış” olan Şâtırzâde, lokantacının zararını ödemek için elindeki bütün parayı vermek zorunda kalır. Bu kargaşada ortadan kaybolan Potiş’i aramak üzere köpeğiyle beraber kadının yaşadığı pansiyona gider. Kapının ısrarla çalınması üzerine pencereye çıkan ev sahibi, gecenin geç bir vaktinde rahatsız edildiği için çok sinirlenir ve koca bir kova kömür tozunu Şöhret Şâtırzâde’nin başından aşağıya geçirir. Görüntüsüne her şeyden çok önem veren Şöhret, iyice “maskara”ya dönen kıyafetiyle “ben insanım diye” kimsenin karşısına çıkamayacağı düşüncesiyle perişan olur. Kıyafetinin uygunsuzluğu yüzünden ayıplanacağı korkusuyla kimseye görünmek istemeyen, hiç parası kalmadığı için de araba tutup evine dönemeyen Şâtırzâde, köpeğiyle birlikte bir bakkal dükkânının önündeki iskemleye ilişir. Tesadüf eseri bu bakkala içki almaya gelen eski ahbabı Maşuk Bey, Şâtırzâde’yi görünce, hâlinden bir felâkete uğradığını anlar. Evinde misafirlerinin kendisini beklediğini söyleyerek Şöhret’i de evine davet eder.
Edebiyatımızdaki ilk alafranga züppe tipi ile tanışmak, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın gelecek vaat eden ilk romanını okumak, Şıpsevdi’nin öncülünü bilmek, biraz da gülmek isterseniz bu kısa anlatıyı kaçırmayın.