Yunus Emre, bir elinde asa, sırtında heybe, diyar diyar dolaşırken dünyanın hâline kayıtsız kalan bir derviş değildi. Onu yalnızca bu görüntüye hapseden anlatılar, şiirindeki itirazı da tarihsel kimliğini de gölgede bırakır.
O, Moğol istilasının ezdiği Anadolu’da halkın acısını duyan; haramın kıymet kazanmasına, dervişliğin çıkar kapısına çevrilmesine ve din adına halkın başına zahmet olanlara sözünü esirgemeyen büyük bir Türkmen şairiydi.
Kendisini “Miskin Yunus” diye anması, dünyaya kayıtsızlığının değil, benliğini ve kibrini terbiye eden tasavvufi anlayışının ifadesiydi. Gönül yapmayı öğütleyen Yunus, o gönlü yaralayanları da görüyordu.
Bugün onu sevgi üzerine söylenmiş birkaç güzel dizeye sığdıranlar, şiirindeki bu ahlaki cesareti de duymalıdır.
YOKSULUN ETİNİ YİYENLERE KARŞI
Yunus Emre’nin yaşadığı Anadolu, huzurlu bir şiir bahçesi değildi. İstilanın ağır sonuçları, Selçuklu yönetimindeki çözülme, iktidar mücadeleleri ve halkın üzerine binen yükler, gündelik hayatın içindeydi.
Onun şiirindeki düşman, tutsaklık ve gurbet imgelerini bu tarihsel ortamdan ayrı düşünemeyiz. Bir beytinde aşkın gücünü anlatırken bile çağın korkulan düşmanını şiirine taşır:
“Aşkın çeri saldı benim gönlüm evi ıklımine
Canımı esir eyledin, nider bana yağı Tatar.”
Buradaki “yağı Tatar”, savaşın ve istilanın halkın zihninde bıraktığı izi hatırlatır. Tasavvufun diliyle tarihsel hayatın dili aynı beyitte buluşur.
Yunus Emre’nin “İşitin Ey Ulular” şiirinde ahlaki bozulmaya yönelik eleştiri, beylerin halka karşı sorumluluğunu unutmasına kadar uzanır. Şair, cömertliğini ve insafını yitiren güç sahiplerini çarpıcı bir dille anlatır:
“Gitti beyler mürveti, binmişler birer atı,
Yediği yoksul eti, içtiği kan olısar.”
Atlarına binmiş beylerin ihtişamı karşısında Yunus, yoksulun uğradığı zulmü görür. Sofralarındaki yiyeceği “yoksul eti”, içtiklerini “kan” olarak nitelemesi, halkın hakkı üzerinden sürdürülen saltanata yöneltilmiş ağır bir ahlaki suçlamadır.
Bu dizelerde sevgi şairinin adalet duygusu konuşur. Yunus, inanç ve ibadette samimiyet ararken yönetende de insaf ve sorumluluk arar. Helal ile haram arasındaki ölçünün kaybolmasını, halkın emeğinin ve ekmeğinin güçlülerin elinde tüketilmesini aynı ahlaki çözülmenin parçaları olarak görür.
Onun ilahi aşka ve hakikate yönelişi, bu dünyanın acılarına gözlerini kapatması anlamına gelmez. İnsan sevgisinin gereğini, yoksulun hakkını savunarak da yerine getirir. Yunus’un gönül dünyasında, zulüm üzerine kurulmuş bir ihtişama saygınlık kazandıracak yer yoktur.
NAMAZDAN GÖNLE UZANAN AHLAK
Yunus Emre’nin irfanında ibadet ile insan ilişkileri birbirinden koparılamaz:
“Bir kez gönül yıktın ise bu kıldığın namaz değil.”
Bu dize, ibadetin ahlaki sorumluluğunu insanın önüne koyar. Namaz kılanın, karşısındaki insanın gönlüne nasıl davrandığını da sorgular.
Dışarıdan dindar görünmek, başkasını incitmeyi mazur göstermez. İbadet, kibri ve merhametsizliği örten bir perdeye dönüştürülemez. Yunus, insanın inancını davranışıyla birlikte düşünmesini ister.
Onun gönül anlayışı bu nedenle yalnızca duygusal bir incelik değildir. İnsanın onurunu koruyan, başkasının acısını önemseyen ve kişiyi kendi davranışlarından sorumlu tutan bir ahlak ölçüsüdür.
Bugün gönülden söz ederken gönül kırıyor, kardeşliği överken insanları dışlıyor, tevazuyu anlatırken makamımızla böbürleniyorsak, Yunus’un dizeleri önce bize sorular yöneltir.
HIRKA VE TAÇ, İNSANI DERVİŞ YAPMAZ
Yunus, dinî görünüş ile ahlak arasındaki mesafeyi de açıkça gösterir:
“Dervişlik dedikleri hırka ile taç değil,
Gönlün derviş eyleyen hırkaya muhtaç değil.”
Kıyafet, unvan ve görünüş, insanın iç dünyasına kefil olamaz. Dervişlik iddiasının değeri, kişinin davranışında ortaya çıkar.
Gösterişin arkasında çıkar, dinî sözlerin arkasında kazanç hesabı varsa, Yunus’un itirazı orada başlar:
“Ben dervişim diyenler, haramı yemeyenler
Haramın yenmediği ele girince imiş.”
İnsanın ahlakı, yalnızca imkânsızlık içinde söyledikleriyle ölçülmez. Asıl sınav, imkân eline geçtiğinde başlar. Para, yetki ve nüfuz karşısında nasıl davrandığı, sözünün değerini ortaya koyar.
Şairin toplumsal eleştirisi şu dizelerde daha da belirginleşir:
“Müselmanlar zamâne yatlı oldu
Helâl yenmez haram kıymetli oldu.”
Ardından sözünü esirgemez:
“Peygamber yerine geçen hocalar
Bu halkın başına zahmetli oldu.”
Halkın hayatını kolaylaştırması beklenenlerin, halkın başına yük oluşunu eleştirir. İnancın üstünlük ve çıkar aracına çevrilmesine karşı çıkar.
Yunus’un hoşgörüsünü haksızlığa göz yummak diye yorumlayanlar, şiirindeki bu açık itirazı da hesaba katmalıdır.
TAPDUK’UN KAPISINDA PİŞEN YUNUS
Yunus Emre’nin düşünce dünyasına açılan en önemli kapılardan biri, mürşidi Tapduk Emre’dir:
“Tapdık’ın tapusunda, kul olduk kapısında
Yunus Miskin çig idik, piştik elhamdürillah.”
Buradaki pişmek, benliğin terbiyesidir. Kibirden uzaklaşmak, kendisini tanımak ve insanı anlamaktır.
Abdülbaki Gölpınarlı’nın Yunus Emre’yi Babaî çevreleriyle ilişkilendiren değerlendirmeleri, bu manevi dünyanın tarihsel bağlarını düşünmemizi sağlar. Tapduk Emre, Hacı Bektaş Veli, Sarı Saltuk ve Barak Baba etrafında aktarılan gelenekler, onun yetiştiği Türkmen tasavvuf çevresinin anlaşılmasında önem taşır.
Elbette menâkıbnâme anlatılarını doğrudan tarihsel belge sayamayız. Sonraki yüzyıllarda belirginleşen tarikat yapılarını da olduğu gibi Yunus’un çağına taşıyamayız. Ancak bu dikkat, onun Babaî ve Bektaşî hafızasındaki yerini görmezden gelmenin gerekçesi olamaz.
Yunus’u anlamak için şiirini, mürşidini ve onu yüzyıllarca yaşatan toplulukları birlikte değerlendirmek gerekir.
KIRŞEHİR HAVZASINI UNUTMADAN
Kırşehir’in bu kültür dünyasındaki merkezî yeri, yalnızca Ahi Evran ile sınırlı değildir. Hacı Bektaş Veli, Âşık Paşa, Gülşehrî, Tapduk Emre, Yunus Emre ve Şeyh Edebali çevresinde düşünülmesi gereken geniş bir ilişkiler alanı vardır.
Bozkırın Hafızası adlı kitabımda yer verdiğim, Baki Yaşa Altınok’un değerlendirdiği Menâkıb-ı Ahi Evran-ı Velî bu bakımdan dikkat çekicidir. Sonraki bir dönemde kaleme alınmış bu manzum eserde Yunus, Ahilerle aynı anlatı içinde anılır:
“Yunus bile anınla düşdi yola
Nice âhiyi buluben şâd ola.”
Bu kayıt, bütün tarihsel ilişkileri tek başına kesinleştirmez. Ancak kültürel hafızanın Yunus’u Ahilerden ve Kırşehir çevresindeki erenler dünyasından ayrı düşünmediğini gösterir.
Yusuf Ziya Yörükan’ın Mucur ile Aksaray arasındaki türbe ve çilehane çevresine işaret eden görüşü de bu havzanın Yunus araştırmalarındaki önemini hatırlatır.
Meseleyi yalnızca mezarın hangi şehirde bulunduğu yarışına çevirmek yerine, Kırşehir, Hacıbektaş, Aksaray ve Niğde çevresindeki kültürel bağları araştırmalıyız. Amaç, bir şehrin payına daha fazla ün düşürmek değil, Anadolu’nun düşünce tarihini daha iyi anlamaktır.
TÜRKÇENİN VE TÜRKMEN HAFIZASININ SESİ
Yunus Emre, halkın konuştuğu Türkçeyle en derin meseleleri dile getirdi. Varlığı, ölümü, aşkı ve ilahi hakikati anlatırken sözü halkın hayatından uzaklaştırmadı.
Türkçe onun şiirinde düşüncenin ve irfanın dili oldu.
Ahmed Yesevî’nin hikmetleriyle Yunus’un şiiri arasında kurulan bağ da bu çerçevede anlam kazanır. Türkistan’dan Anadolu’ya uzanan tasavvuf hafızasında, halka kendi diliyle seslenme iradesi önemli bir ortaklıktır.
Yunus, bu birikimi kendi şiir kudretiyle işledi. Onu halk yaşattı; şiirleri kitaplarda olduğu kadar hafızalarda, dergâhlarda ve sözlü gelenekte de varlığını sürdürdü.
Onun evrensel değer kazanması, Türkmen kimliğini ve kültürel köklerini ortadan kaldırmaz. Kendi halkının diliyle insanlığın ortak meselelerine seslenebilmesi, büyüklüğünün temelidir.
SEVGİSİYLE BİRLİKTE İTİRAZINI DA DUYMAK
Yunus Emre’nin şiirinde Hallâc-ı Mansûr da özel bir yere sahiptir:
“Âlemde fitneyi kodum Mansur’u kül etti odum
Dilinde Ene’l-Hak dedim boynundaki urgan benem.”
Bu söyleyiş, onun irfanındaki sarsıcı derinliği gösterir. Aşkın bedelini düşünürken Mansûr’un yaşadığını kendi şiirinin içinde hisseder.
Nitekim bazı dizeleri, sonraki dönemlerde sert dinî yorumlarla karşılaşmıştır. Abdülbaki Gölpınarlı’nın aktardığı, şeyhülislam Ebussuud Efendi’ye ait fetvada, Yunus’un dizelerini belirli bir ayin biçimi içinde söyleyenler hakkında ağır hükümler bulunması, bu mirasın her çevrede aynı biçimde karşılanmadığını gösterir.
Bugün Yunus’u anmak, sözünün sorumluluğunu da almak demektir.
Gönül kırarken onun sevgisine sığınamayız. Yoksulun hakkını yerken dizelerini kendimize süs yapamayız. Dinî görünüşü ahlakın yerine koyarken dervişliğini örnek gösteremeyiz.
Yunus Emre’nin asıl kimliği örtülemez. Çünkü şiirinde sevgiyle birlikte vicdan, hafıza ve itiraz da vardır.
Onu gerçekten anlamak istiyorsak, gönül yapan sesini de yoksulun etini yiyenlere yönelttiği sözünü de aynı dikkatle duymalıyız.
