Yol boyunca göz alabildiğine uzanan sarı sıcak tarlaların kimisi işlenmiş kimisinde biçer çalışıyor kimisinde ise çiftçiler tarla sürüyordu.
Yol boyunca göz alabildiğine uzanan sarı sıcak tarlaların kimisi işlenmiş kimisinde biçer çalışıyor kimisinde ise çiftçiler tarla sürüyordu. Pancarlar ve ay çekirdekleri tarlaları göz alabildiğine geniş arazide yemyeşil bir deniz manzarası teşkil ediyor, buğday başaklarının rüzgârda dalgalanışı içimizi ferahlatıyordu. Nihat, bir taraftan dümdüz ovayı bir taraftan rüzgâr güllerinin durmaksızın döndüğü Kırlangıç Dağı’ndaki muazzam manzarayı seyrediyor, derin derin nefes alıyordu:"Yahu hocam," dedi gözlerini ovadan ayıramayarak, "Şu toprağın bereketine, şu havanın temizliğine bak! Dağın eteğindeki şu rüzgâr gülleri bile doğanın ritmiyle nasıl bir ahenk içinde dönüyor. İnsanın buraya bakıp da hamdetmemesi mümkün mü? Adeta saklı bir cennet burası.Ne güzel köyünüz varmış!Ayrıca havası da tam yayla havası.İnsanı terletmiyor.".
Gülümseyerek direksiyonu hafifçe kırdım, elimle ovayı işaret ettim:"Öyle zannettiğin gibi kuru bir bozkır değildir bizim buralar Nihat kardeşim," dedim. "Bak, şu dümdüz, ucu bucağı görünmeyen verimli ovayı görüyor musun? Bizim buralar 'küçük Çukurova' gibi verimlidir. Toprağa ne eksen misliyle verir, insanı da toprağı gibi cömerttir. Hem arazisi münbittir hem dağları bereketlidir hem de insanımız mertliğiyle nam salmıştır Karacakurt aşireti arasında."
Lakin bu keyifli musahabe, dağın eteğine yaslanmış köyümüzün ilk sokaklarına girmemizle birlikte yerini buruk bir sessizliğe bıraktı. Nihat’ın yüzündeki o hayranlık dolu tebessüm, yerini ani bir şaşkınlığa ve hüzne terk etti. Sokak aralarında ilerledikçe pencereleri sökülmüş, damları çökmüş, duvarları çatlamış virane evler sökün ediyordu önümüze. Bahçelerini yabani otların bürüdüğü, kapılarına kilit vurulmuş o eski kerpiç binalar, adeta geçmişin yasını tutar gibi hüzünle bakıyordu bize.
Nihat dayanamadı, arabayı sarsan mıcırlı yolda etrafı hayretle inceleyerek sordu:"Hocam, Allah aşkına doğru mu görüyorum? Bu evlerin hali ne böyle? Bu köyde kimse yaşamıyor mu yahu?"İçimi çektim, sesimdeki burukluğu gizleyemeden cevap verdim:"Maalesef kardeşim... Gördüğün gibi, koca köyde şu an ya on ya on beş hane ancak var. Çoğu köylü -Türkiye’nin diğer köyleri gibi- şehir hayatının cazibesine kapıldı; çocukların tahsili, iş bulma uğraşı, köyden kurtulma …derken şehre göçüp gitti. O cıvıl cıvıl sokaklardan geriye bu sessizlik kaldı."
Nihat, başını iki yana sallayarak adeta kendi kendine fısıldadı:"Bu güzelim köy terkedilir mi yahu? Bu toprak, bu hava bırakılıp o beton binaların arasına nasıl sıkışır insan? Yazık, gerçekten çok yazık..."
Bu esnada kolumdaki saate baktım, ezanın okunmasına yirmi dakika kadar bir vakit kalmıştı. Köyün mıcırlı, taşlı yollarından, o hüzünlü ev yıkıntılarının arasından kıvrıla kıvrıla geçerek nihayet caminin önüne ulaştık. Arabayı dışarıya emniyetli bir yere park edip cami avlusuna adımımızı attık. Avludaki gölgelikte oturan iki üç köylü bizi görünce doğruldu; hemen yanlarına varıp selam ettik, hallerini hatırlarını sorup kısa bir sohbet ettik
Tam o sırada, köyümüzün genç, dinamik ve işini gerçekten büyük bir aşkla, şevkle ifa eden Haymanalı Ahmet Hoca güler yüzüyle kapıda belirdi. Bizi büyük bir nezaket ve samimiyetle karşıladı. Nihat ile hocayı tanıştırdım; ilim ehlini bulmanın verdiği o güzel enerjiyle tanıştılar. Bagajdan çıkardığımız dondurma poşetlerini hocaya uzattığımda :"Hocam Allah razı olsun; bunları dolaba koyup uygun şekilde dağıtırım inşallah."dedi.
Dondurmaları erimemesi için hemen caminin buzdolabına götürdü. Ardından birlikte caminin serinliğine adım attık. Namaz öncesi Ahmet Hoca minbere yakın bir yerde cemaati etrafına toplayarak sohbete başladı. Öyle kuşatıcı, öyle samimi ve olgun bir tavrı vardı ki... Bilgisiyle, hitabetindeki o kalbi etkileyen derinlikle hepimizin ilgisini çekiyordu. Yan gözle Nihat’a baktığımda, hocayı mütenebbih bir haleti ruhiye ile dinlediğini ve memnuniyetten gözlerinin içinin güldüğünü gördüm.
Sohbet biterken Ahmet Hoca bana döndü, gözlerindeki o samimiyet kokan mülayim tavırla:"Hocam, bugün cuma ezanı siz okur musunuz ?" dedi. Doğrusu 1960’lardan başlayarak 1990’a kadar merhum babamın ezan sesinin dağlarda yankılandığı o günlerden bu günlere kadar nice imamın güzel sesine karışsın istedim sesim. “Olur hocam.” diye mukabelede bulundum.
Mikrofonu alıp derin bir nefes aldım ve köyün semalarında yankılanacak o kutlu nidayı şevkle okumaya başladım. Caminin içinde yaklaşık otuz kırk kişilik bir cemaat toplanmıştı. İşin güzel ve umut verici tarafı, bu cemaatin neredeyse üçte birini o cıvıl cıvıl çocuklar ve gençler oluşturuyordu. Aralarında bu mevsimde tarım sektöründe çalışmak için buralara gelmiş Suriyeli ve Urfalı kardeşlerimiz de vardı; ümmetin her rengi aynı saftaydı.
Namaz başladığında Ahmet Hoca dikkati şayan bir Kur'an ziyafeti çekti bize. Gerek kıraati, gerek makamı, gerekse sesindeki o adanmışlık hissiyle ruhumuzu berzah alemine alıp götürdü.Namaz bittikten sonra caminin o manevi havası içinde hocamız ricamızı kırmadı. Hem bu güzel günün bereketi hem de otuz yıllık kadim bir dostluğun nişanesi olsun diye cemaatle ve çocuklarla yan yana gelerek, günün hatırasına o anı bir fotoğrafla ebedileştirdik. Cami, bütün füyuzatıyla- adeta- kendisini ümmetin yükünü sırtlanmaya adamış Malatya'dan gelen bu güzel Müslümanı kendi lisanıyla selamlıyordu.
Caminin dışında arkamıza tepesinde onlarca rüzgâr güllerinin biteviye döndüğü Kırlangıç Dağı’nı alarak birbirinden güzel fotoğraflar çektirdik. Akabinde köyün mazisinde silinmez izleri olan Yukarı Çeşme’ye uğrayıp buz gibi suyunu içince " Bu kadar güzel bir su, nasıl yumuşak içimi var!" demekten kendini alamadı Nihat. "Bu çeşmeden bir bidon su dolduralım içersiniz," dedim. “Sağ ol hocam gerek yok " şeklinde mukabelede bulundu bulunmasına da " Bu sudan içen ya veli olur ya deli...Rivayet odur ki bizim köyün aşıkları bu mübarek sudan içtikten sonra şiir söyler olmuşlar. Bir müddet sonra sen de şiir falan yazmaya/ söylemeye başlarsan bil ki bu mübarek suyun himmetindendir..." izahını duyunca hafifçe gülümsedi; “İyi öyleyse hocam, Allah için söylemek gerekirse, suyunuz da çok berrak, buz gibi soğuk, üstelik içimi de çok yumuşak.” diye ekledi.
Malatya’dan gelip köyümüzü ziyaret eden Nihat kardeşim; köyümüzün konumunu, arazisini, havasını, suyunu, camimizi, insanlarımızı ve köy imamı Ahmet Hoca’nın hitabını, kıraatını ve gayretini çok beğendiğini ifade etti. Arabayla köyü ardımızda bırakıp Budak köyüne doğru giderken virane evleri, metruk binaları ve köyün hazin halini zikrederek köye girişte sorduğu o manidar soruyu yineledi:
" Hocam ne kadar güzel köyünüz varmış. İnan ben çok beğendim; tam yaşanacak yermiş. Bu güzel köy hiç terkedilir mi?”.