Bizim okula başladığımız yıllarda okullarda Ömer Seyfettin’in hikayeleri okutulurdu.
Kaşağı, Perili Köşk, Yalnız Efe, Pembe İncili Kaftan,Falaka ilk çırpıca hatırlayabildiklerim. Severek okurduk ve epeyce de iz bırakmıştır bu hikayeler. Ömer Seyfettin’in diğer değerli bir hikayesi de yazıya başlığını verdiğim Piç isimli hikayesidir. Bilindiği üzere Ömer Seyfettin Asker biz yazardır. Şimdi insicamı bozulmasın diye hikayeyi yazarın kaleminden aynen veriyorum.
Ah Mısır! Bazı Türkler oraya eğlenmeye, hava değişimine giderler! Bilmem o hayata, o manzaraya nasıl tahammül ederler? Ciğerlerine milyonlarca verem mikrobu saldırmış üzgün ve halsiz yatan bir hastanın başucunda hiç eğlenilir, hiçbir yaralının akmış ve daha kurumamış kan selleri üzerinde badeler içilir, keyifler çatılır, naralar atılır mı? Ben, mümkün değil bir hafta oturamam. Geniş ve otomobil dolu caddeler, heykelli meydanlar, içine girilmez bir kuvvet ve bir kalesi gibi yükselen büyük bankalar, büyük tiyatrolar para, peri saraylarını andıran süslü ve billurlu gazinolar… Hep, hep bu yabancı müesseseler bende ağır bir kâbus yaratır. Gözle görülen her şeyin ya da ne olduğunu, yabancılara ait bulunduğunu düşünmek sinirlerime dokunur. Sokakları dolduran sayılmaz şapkaların zalim ve kurnaz, gaddar ve namussuz gölgelerinde sararmış solmuş gibi boyunları eğri, zayıf, mahzun dolaşan sarıklı yerlilere, bu zavallı Arap kardeşlerime kalbimde derin bir sızı duymadan bakamam. Necip Araplık, yükselmek isteyen Türklüğün o kuvvetli ve mukaddes kanadı, orada kendi vatanında esirden başka bir şey değildir. Türklerin çekilmesiyle beraber hain ve zehirli bir çekirge bulutu gibi oraya üşüşen Avrupalılar, bu zavallı İslam memleketinin bütün hayat damarlarını ellerine geçirmişler, doymak bilmez kudurmuş bir açlıkla, azgın bir hırsla din kardeşlerimizin kanlarını emip dururlar.
Bütün servet, bütün kuvvet, bütün mutluluk onlarındır. Ben Mısır’da çok sıkılır, kendimi âdeta bir zindanda sanırım. Bu manevi zindandaki tutuklu kardeşlerimin arasında serbest serbest gezmek hoşuma gitmez. Daima otele kapanırım. Hakiki bir zindan hayatı geçirir, yıllardan beri düşmanların eline düşmüş olan bu kıymetli vatanın sönmez matemlerini tutar, acılar içinde kıvranmaktan acı bir zevk duyarım. Bu sefer de yine kendimi böyle hapsetmiştim. Bingazi’deki muharebeyle karışmak için beraber yola çıktığım arkadaş Kahire’de hastalanmıştı. Doktor on gün istirahat lazım geldiğini söyledi. Onu beklemeye mecburdum. Hem Türk düşmanlarının, yani Avrupalıların hâkim bulunduğu bir yerde zaten yakalanmak için aranan bir Türk’ü, bir kan kardeşimi yalnız bırakabilir miydim? Bu on gün bana on senelik bir kürek cezası gibi geldi. Yatakta duramazdım. Gündüz garsona gazeteleri aldırır, okur, bir koltuğa uzanarak saatlerce adı dünya yüzünden kaldırılmaya çalışılan Türklüğün talihini düşünür ve terlerdim. İşte Asya’daki Türk hükümetlerini bitiren Avrupalılar, onların din ve şan kardeşlerine, Araplara da saldırmaya başlamışlardı. Bütün Turan, bütün Hindistan esirdi. İngiltere kralı yeniden Hindistan’daki eski Türk imparatorluğunun tahtına oturmak için Mısır sömürgesinden geçerken, şimdi dünya politikasında bir gölge halinde kalan büyük hakanın oğlunu ayağına getiriyordu.
Türklerle beraber Araplar da eziliyor, Sudan, Fas, Cezayir, Tunus ve nihayet Trablus ve Bingazi de alınıyordu. Kalbim, bunları düşüne düşüne beynimde ateşlenen kanımdan yanmaya başlardı. Geceleri uykusuz kalır ve bu acıyla balkona çıkar, aşağıda yönünü kestiremeyen bir nehir gürültüsüyle akıp giden ahaliye dalardım. Çokluğu hep şapkalılar, yabancılar hakkını istemeyen, hakkı için vurmayan, hakkı için kırmayan, hakkı için yakmayan, hakkı için öldürmeyen, hakkı için haksızlık yapmayan kararsız ve budala ruhuna lanetler eder, yalnız şarkta yaşayan bu miskin ve alçak “tevekkül”ün granitten ağırlığını kendi omuzlarımda, kendi tembel başımda hisseder gibi olurdum. Ve birden dudaklarımda Türk şairinin, “Her zulmü, kahrı boğmaya bir parça kan yeter! Ey Şark uyan, yeter ey Şark, uyan, yeter!” mısrasını bulurdum. Evet, bu tevekkül zindanında yaşamak beni hasta ediyordu. Günler geçtikçe daha ziyade asabileşiyor, sararıyor, yine başıma sanki görünmez oklar saplanıyordu. …