Sevgi bazen bir insanın hayatına büyük cümlelerle girmez.

Ne “seni seviyorum” diye başlar, ne de vedalarla biter. Sessizdir. Derindir. Varlığını hissettirir ama kendini anlatmaz. İnsan çoğu zaman sevildiğini fark etmez; çünkü o sevgi hep oradadır.
Eksilmez, azalmaz, karşılık beklemez. Bu yüzden sıradan zannedilir.

Sevilmek… belki de insanın en çok yanlış anladığı duygudur. Birinin yanında olmakla, birine alışmakla, birine ihtiyaç duymakla karıştırılır. Oysa gerçek sevgi, sen fark etmeden seni büyütendir. Sen düşerken seni tutan ama sana “ben tuttum” demeyendir. Gece üşüdüğünde üstünü örten ama sabah bunu hatırlatmayan…

İnsan büyüdükçe karmaşıklaşır. Ama ona duyulan en saf sevgi, hep en başta kalır. Ve insan ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın, ne kadar unutursa unutsun… o sevgi bir yerde onu bekler.
Sessizce.
Sabırla.
Kırılmadan.

Genç adam son zamanlarda kendini tanıyamıyordu. İçinde sürekli bir eksiklik hissi vardı. Her şey yerli yerinde gibiydi aslında. Dostları vardı, konuştuğu insanlar vardı, gülüyordu da bazen… ama içindeki boşluk hiçbir şeyle dolmuyordu.
Gece olunca daha da belirginleşiyordu bu his.
Sanki bir şey onu çağırıyordu.
Ama nereden, kimden… bilmiyordu.

O gece yine uyuyamadı. Tavanı izledi uzun süre. Gözlerini kapattığında çocukluğuna dair silik görüntüler geçiyordu zihninden. Bir ev… bir bahçe… bir kapı…
En son ne zaman gerçekten huzurlu olduğunu hatırlamaya çalıştı.
Sonra fark etmeden uykuya yenildi.

Rüyasında kendini eski evlerinin bahçesinde buldu.
Toprağın kokusu burnuna geldi ilk önce.
O tanıdık, nemli toprak kokusu…
Bir an olduğu yerde durdu. Etrafına baktı. Ağaçlar, duvarlar, kapı… hepsi aynıydı. Sanki yıllar hiç geçmemiş gibiydi.
Elinde bir kürek vardı.
Nasıl geldiğini bilmiyordu.
Ama ne yapması gerektiğini biliyordu.

Toprağı kazmaya başladı.
Her vuruşta biraz daha derine iniyordu. Yavaş yavaş bir kanal açıyordu. Sanki o kanaldan bir gün su akacaktı. Sanki o su gelmeden hiçbir şey tamamlanmayacaktı.
Kazdı.
Durmadan kazdı.
Alnından terler akıyordu ama yorulduğunu hissetmiyordu. İçinde garip bir kararlılık vardı.

Sonra bir an durdu.
Başını kaldırdı.
Bahçenin yukarı kapısı…
Gıcırdayarak açıldı.
O ses, içini titretti.
Kalbi hızlandı.
Kapıdan bir kadın içeri girdi.
Adımlarını yavaş atıyordu.
Yüzü net değildi ama yabancı değildi. İçinde bir sıcaklık yayıldı. Sanki onu yıllardır tanıyordu ama bir türlü hatırlayamıyordu.
Kadın yaklaştıkça kalbi daha hızlı atmaya başladı.
Kucağında bir bebek vardı.
Genç adamın nefesi kesildi.
Kadın yanına kadar geldi.
Göz göze geldiler.
O bakışta bir şey vardı…
Bir ömür vardı.
Yorgunluk, sabır, fedakârlık, şefkat…
Ama en çok da koşulsuzluk.
Kadın hiçbir şey söylemedi.
Sadece bebeği ona doğru uzattı.
Genç adam ellerini uzattı.
Tereddüt etmeden aldı.
Ve o an…
Zaman durdu.
Kucağındaki bebek küçüktü.
Sıcaktı.
Kalbi minik minik atıyordu.
Ama o kadar tanıdıktı ki…
Sanki onu yıllardır seviyordu.
Sanki onu hiç bırakmamıştı.
Sanki o, kendisinden bir parçaydı.

Genç adam bebeğe baktı.
Gözleri doldu.
Nedenini bilmiyordu ama içi titredi.
Kadın hâlâ ona bakıyordu.
Hiç konuşmadan…
Ama her şeyi anlatan bir bakışla.
Sonra yavaşça arkasını döndü.
Kapıya doğru yürüdü.
Genç adam bir şey söylemek istedi.
Dur demek istedi.
“Gitme” demek istedi.
Ama sesi çıkmadı.
Kadın kapıdan çıktı.

Ve gitti.
Kapı yavaşça kapandı.
Bahçe sessizliğe büründü.
Genç adam bebeğe baktı.
Onu biraz daha kendine çekti.
İçinde bir şey büyüyordu.
Bir soru…
Bir his…
Bir fark ediş…
“Bu… kim?”
Bir anda gözlerini açtı.
Karanlık.
Sessizlik.
Saat sabaha karşıydı.
Nefesi hızlanmıştı.
Kalbi göğsünden çıkacak gibiydi.
Ellerine baktı.
Boştu.
Ama hâlâ o sıcaklığı hissediyordu.

Sanki biraz önce gerçekten birini kucağına almıştı.
Yatağında doğruldu.
Gözleri doldu.
O rüya… sıradan değildi.
Bir şey anlatıyordu.
Ama ne?
Başını ellerinin arasına aldı.
Derin bir nefes aldı.
Ve o an…
Bir düşünce, bir yıldırım gibi düştü zihnine.
Kadının bakışı…
O sessizlik…
O tanıdık his…
Bir anda her şey birleşti.
Kalbi sıkıştı.
Gözlerinden yaşlar boşaldı.
Fısıldadı:
“Sen…”
Boğazı düğümlendi.
Devam edemedi.
Ama artık biliyordu.
O kadın…
Annesiydi.
Ve kucağına verdiği bebek…
Kendisiydi.
O an, içindeki boşluk parçalanarak doldu.
Yıllardır aradığı şeyin aslında hiç kaybolmadığını anladı.
Sadece unutmuştu.
Onun nasıl sevildiğini…
Nasıl büyütüldüğünü…
Nasıl taşındığını…
Yavaşça yataktan kalktı.
Ayakları titriyordu.
Lavaboya gitti.
Musluğu açtı.
Soğuk su yüzüne çarptı.
Her damla, içindeki ağırlığı biraz daha çözdü.
Abdest aldı.

Her hareketinde bir sakinlik vardı artık.
Sanki yıllardır ilk defa gerçekten bir şey yapıyordu.
Seccadeyi serdi.
Sabah namazına durdu.
Secdeye gittiğinde…
Gözyaşları durmadı.
Ama bu sefer acı değildi.
Bir fark edişti.
Bir özürdü.
Bir teşekkürdü.
Namaz bittiğinde bir süre öylece oturdu.
Sonra pencereye yürüdü.
Pencereyi açtı.

Sabahın ilk ışıkları yavaşça doğuyordu.
Gökyüzü griyle mavi arasında bir yerdeydi.
Derin bir nefes aldı.
Bir sigara yaktı.
Dumanı yavaşça dışarı üfledi.
Ellerine baktı.
Hâlâ titriyordu.
Aklında sadece o an vardı.
Bahçe…
Kanal…
Kapı…
Kadın…
Ve kucağındaki bebek…
Gözlerini kapattı.
İçinden bir cümle geçti:
“Beni… bana vermişsin.”

Gözlerinden yaşlar süzüldü.
Ama bu sefer içinde bir huzur vardı.
Eksik olan parça yerine oturmuştu.
Sevilmişti.
Hem de en başından beri.
Hiç eksilmeden.
Hiç vazgeçilmeden.
Ve o sevgi…
Bir rüyanın içinden çıkıp gelmişti ona.
Geç kalmış bir fark ediş gibi…
Ama yine de tam zamanında…