Bozkırın ortasında yürüyordu genç adam. Ufuk çizgisi dümdüzdü; gökle toprak birbirine yaslanmış gibiydi.

Ne bir ağaç vardı tutunacak, ne bir gölge saklanacak. Rüzgâr kuru otları eğiyor, sarı başaklar dalga dalga kıpırdıyordu.
O ise yürüdükçe içindeki soruların sesini daha net duyuyordu.

Bozkır insana kendini unutturmazdı. Şehirde kalabalıklar arasında kaybolabilirdi insan; ama burada kaçacak yer yoktu. Gökyüzü tepende koca bir kubbe gibi durur, “Sen kimsin?” diye susarak sorardı.
Genç adam her şeye arayış nazarıyla bakıyordu.
Toprağa baktı: Çatlamıştı. “Ben de böyle miyim?” dedi. Dışı sert, içi susuz.
Rüzgâra baktı: Görünmüyordu ama her şeyi hareket ettiriyordu. “Hakikat de böyle mi?” diye geçirdi içinden.

Uzakta tek başına duran bir çobana baktı. Sürüsü vardı ama aslında hiçbir koyun onun değildi; hepsi emanet değil miydi?
Yürüdükçe içindeki “benim” kelimesi ağırlaştı.
“Benim yolum.”
“Benim hayalim.”
“Benim geleceğim.”
Ama bozkır hiçbir şeyi kimseye ait kılmıyordu. Dün başkasının yürüdüğü patikadan bugün o geçiyordu. Yarın bir başkası geçecekti.

Ayak izleri bile rüzgârla siliniyordu.
Bir tepenin başına çıktı. Güneş batıyordu. Kızıllık bütün ovayı kaplamıştı. O an düşündü: “Şu gördüğüm manzara kimin?” Gözünü kapasa yok olacaktı. Demek ki gördüğü bile ona ait değildi.

Elini kalbine koydu. “Hiç değilse kalbim benim,” dedi.
Ama kalbi bile onun sözünü dinlemiyordu. Bazen hızlanıyor, bazen daralıyor, bazen sebepsizce hüzünle doluyordu. İstese de hükmedemiyordu.

Bozkırın sessizliği içinde bir hakikat yavaş yavaş belirginleşti: İnsan dünyada sahip değil, yolcuydu. Sahip olduğunu sandığı her şey, bir süreliğine tutmasına izin verilmişti.

Gençliği, gücü, dostluğu, hatta nefesi… Hepsi vakti gelince geri alınacaktı.
Birden bütün telaşını düşündü.

Koşuşturmalarını, biriktirmelerini, ispat çabalarını… Sanki avuç dolusu toprağı sımsıkı tutmuştu da parmaklarının arasından akıp gitmişti. Bozkırda kim neyi tutabilirdi ki?
O an tarihten bir hatıra gibi bir söz düştü zihnine. Cihana hükmetmiş Hanlar Hanı Yavuz Sultan Selim gibi bir padişahın, en güçlü anında söylediği o söz… Eğer böylesi bir hükümdar bile dünyaya “benim” demiyorsa, onun neye hakkı vardı?

Güneş tamamen battı. Gökyüzü mora döndü. Genç adam başını eğdi ve rüzgârın içinde usulca mırıldandı:

“Cümle âlem der bana
Hep senindir bu cihan
Kâfirim eğer varsa
İçinde bir taşım benim”