Kırşehir’in ayazı sert olur. Bozkırın sabahı insanın içine kadar işler. İşte o sabahlardan birinde, henüz güneş Cacabey’in minaresine varmadan, genç bir derviş yola koyuldu.

Adı bilinmezdi; zaten o da adını geride bırakmak istemişti.
Gençliğinde hırçındı. Çabuk öfkelenir, çabuk kırılır, çabuk kırardı. Dünyayı düzeltmeye çalışırken kalbini kaybettiğini bir gün ansızın fark etti. Bir cenazede… Omuzlarında taşıdığı tabutun ağırlığı değil, içindeki boşluk onu titretti. “Bu giden kim?” diye sordu kendine. “Ya ben kimim?”

O soruyla bir kapıya vardı. Kapı, gösterişli değildi. Kerpiçten bir dergâh, toprak bir avlu… İçeride yaşlı bir mürşid, gözleri derin bir kuyu gibi. Derviş diz çöktü.
“Efendim,” dedi, “kendimi arıyorum.”
Mürşid tebessüm etti:
“Bulduğunu zannettiğini kaybetmeye hazır mısın?”

İşte seyri sülûk böyle başladı.
İlk ders susmaktı. Konuşmayı çok severdi; sustu. İlk ders hizmetti. Önde yürümeyi severdi; geride kaldı. İlk ders incinmemek değil, incitmemekti. O ise yıllarca incindiğini anlatmıştı; şimdi incittiklerini hatırladı.

Geceleri zikir halkasında diz çökerken dizleri sızladı. Ama asıl sızı nefsindeydi. İçinden bir ses, “Sen haklısın,” diyordu. Mürşid ise her defasında, “Haklı olmakla hakikat bir değildir,” diyordu.

Bir gün dergâhın avlusunu süpürürken öfkelendi. Başka bir derviş ona ağır bir söz söylemişti. Süpürgeyi yere bıraktı. Çekip gitmek istedi. Tam kapıya yönelmişti ki, mürşidin sesi duyuldu:
“Evladım, kapıyı çarpıp gidersen gittiğin yere kendini de götürürsün.”
Durdu.
O an anladı ki seyri sülûk yolculuğu ayakla değil, yükle olur. İnsan kendini taşır. Kaçtıkça kendine çarpar.

Aylar geçti. Yıllar geçti. Kırşehir’in kışı geldi geçti, yazı kavurdu. O, her mevsimde biraz daha soyundu. Hırstan, kibirden, öfkeden… Bir gece secdede ağladı. İlk kez kimseye şikâyet etmeden ağladı. Ne dünyayı suçladı ne insanları. Sadece kendini gördü.
“Rabbim,” dedi, “benim en büyük düşmanım yine benim.”

İşte o gece kalbine bir serinlik indi. Bozkırın ayazı gibi değil; bahar rüzgârı gibi.
Mürşid bir sabah onu yanına çağırdı.
“Artık gitme vaktin,” dedi.
Derviş şaşırdı: “Nereye efendim?”
“İnsanların arasına. Issız yerde sabretmek kolaydır. Kalabalıkta Hakk’ı unutmamak zordur.”

O gün dergâhtan çıktı. Ama bu kez eski haliyle değil. Çarşıya indi. Pazarda bağıranlara kızmadı. Haksızlık edenle kavga etmedi. Her gördüğünde kusur aradığı insanlara bu kez dua etti.

Bir gün eski dostlarından biri onu gördü:
“Sen çok değişmişsin,” dedi. “Eskiden ateş gibiydin.”
Derviş gülümsedi:
“Ateş kendini de yakar. Ben yanmayı öğrendim ama yakmamayı.”

Yıllar sonra mürşid vefat etti. Derviş, mezarının başında durdu. Gözünden yaş süzüldü ama içinde feryat yoktu. Çünkü anladı ki yol mürşide değil, Hakk’a çıkar. Mürşid yol gösterir; yürüyen sensin.

Ve bir akşamüstü, Kırşehir’in alaca karanlığında, tek başına bozkıra baktı. Rüzgâr yüzüne vurdu. Eskiden yalnızlıktan korkardı. Şimdi yalnızlıkta bile bir beraberlik vardı.

Seyri sülûk bitmemişti. Zaten bitmezdi. Çünkü insan nefes aldıkça yol devam ederdi.
İbret şuydu:
İnsan dünyayı değiştirmeye çalışmadan önce kalbini temizlemelidir. Kapıları kırarak değil, eşiğe baş koyarak açılır hakikat. Ve en uzun yol, insanın kendi içine yaptığı yolculuktur.

Kırşehir’in bozkırında bir derviş yaşadı. Adı halkın çoğu tarafından bilinmedi. Lakin kalbini bulan herkes biraz tanıdı onu...