Bu ülkede yolsuzluğun bitmesini istiyoruz ama önce bir gerçekle yüzleşmemiz gerekiyor:
Herkes kendi hırsızını koruyor.
Çalıyor, çırpıyor, torpil yapıyor, ihaleleri yandaşlara dağıtıyor ama mesele ortaya çıkınca aynı cümle kuruluyor:
“Evet ama bizim adam.”
“Çalıyor ama çalışıyor.”
“O da yapmasa başkası yapacak.”
İşte çürüme tam burada başlıyor.
Bir toplum, yanlışları ilkelere göre değil taraflara göre değerlendirmeye başladığında adalet ölür.
Çünkü artık önemli olan yapılan yanlış değil, yanlışı kimin yaptığıdır. Kendi partisinde olanın hatası görmezden gelinirken, karşı tarafın en küçük yanlışı büyütülürken.
Böyle bir düzende hukuk da vicdan da güven de ayakta kalamaz.
Bugün insanların en büyük öfkesi sadece yoksulluk değil; haksızlığın normalleşmesidir.
Bir gencin yıllarca okuyup iş bulamaması ama bir yakının telefonuyla makam kapılarının açılmasıdır.
Emek verenin değil partiyle bağlantısı olanın kazanmasıdır.
İhalelerin hep aynı partili yandaş çevrelere gitmesi, makamların liyakatle değil sadakatle dağıtılmasıdır.
Ahbap-çavuş ilişkisi devlet düzeninin önüne geçtiğinde vatandaş devlete güvenini kaybeder.
Çünkü bilir ki kurallar herkese eşit uygulanmıyordur.
Güçlü olan korunuyor, yakın olan ve partili kollanıyor, yandaş olan kazanıyordur.
Sonra da dönüp “Bu ülkede neden adalet yok?” diye soruyoruz.
Adalet, sadece mahkeme salonlarında sağlanmaz.
Adalet, önce toplumun vicdanında başlar.
Kendi tarafının yanlışına da yanlış diyebilmektir adalet.
Hırsızlık yapanı alkışlamamaktır. Yolsuzluğu başarı hikâyesi gibi sunmamaktır.
Çünkü bir ülkede insanlar kendi hırsızına sahip çıktıkça, partiler içerisinde yolsuzluk bitmez.
Torpil düzeni sürer.
Liyakat yok olur.
Gençlerin umudu tükenir.
Siyasi partilere güven azalır.
Ve sonunda kaybeden sadece bir kesim değil, bütün toplum olur.
Bu ülkenin ihtiyacı tarafını değil, doğruları savunan insanlardır. Çünkü hukuk kişilere göre değişmeye başladığında, çürüme artık sadece siyasette değil, toplumun tamamında…