Ey insan…

Güvenme saltanatına, makamına, yüksek duvarlarla çevrili saraylarına.
Yıkılmaz sandığın saltanatın bir gün gelir çöker; tıpkı bir mum gibi, en parlak anında bile sönmeye mahkûmdur.
Dünya fani…
Hiçbir şah, hiçbir hükümdar, hiçbir lider, hiçbir kudret sahibi bu gerçeğin karşısında duramadı.
Dünya gezegeni var olduğundan beri, üzerinde kim bilir kaç zalimi ağırladı. Nice zalimlerin ibretlik sonlarına şahitlik etti.
Nice hırslarla inşa edilmiş saraylar, nice zulümlerle yükseltilmiş tahtlar bir gün tarihin soğuk toprağına gömüldü.
Tarih, güç sarhoşu olmuş kavimlerin hazin sonlarını kaydeden dev bir hafızadır.
Bir sinekle helak edilen orduları, bir denizle boğulan saltanatları, bir çığlıkla dağılan iktidarları bilir.
Kerim kitabımızın haber verdiği kavimler de bu gerçeğin en çarpıcı örnekleridir:
“Görmedin mi Rabbin ne yaptı Âd kavmine;
Ülkeler içinde benzeri yaratılmamış sütunlarla dolu İrem’e;
Vadide kayaları oyarak şehir yapan Semûd’a;
Kazıklı Firavun’a?
Onların hepsi ülkelerinde azgınlık etmiş, durmadan fesat çıkarmışlardı.
Bu yüzden Rabbin onların üzerine kırbaç gibi azap yağdırdı.”
İşte tarihin bu tokadı, bugün hâlâ yüzlerde patlamaya devam ediyor.
Nice sarayların sultanları, tarihin karanlık sayfalarına gömüldü.
Nice yezitler, nice zorba liderler, nice “tahtı ben kurdum, kıyamete kadar sürecek” diyenler toprağın soğuk yüzüyle tanıştı.
Dün “Ben gidersem devlet yıkılır” diyenler bugün unutulmuş bir dipnot bile değil.
Daha dün yaşamış, televizyonlarda görmüş, manşetlerde okumuş olduğumuz çöküşleri düşünelim.
Kaddafi…
Yıllarca saraylardan ülkesini yönetti.
Her köşeye resmini astı, heykellerini diktirdi.
Ama halk sarayına girdiğinde, etrafında bir avuç sadık adam bile bulamadı.
Koskoca ülkenin lideri, en zayıf anında yapayalnız kaldı.
Saddam…
Saraylarının kapısı altından dökülürken, generalleri birer birer kaçtı.
Ona yıllarca methiyeler dizenler saklanacak delik aradı.
Saddam’ı savunacak tek bir kişi çıkmadı.
Dün yere göğe sığdıramayanlar bugün adını ağzına almıyor.
Esad…
Sarayının etrafında sadakatle değil korkuyla duran bir duvar vardı.
İlk rüzgâr estiğinde o duvar çöktü.
En yakın dostları sattı.
En yakın ülkeler yüz çevirdi.
Kendi askerleri bile “Biz bu uğurda ölmek istemiyoruz” dedi
Saray siyaseti böyle bir şeydir: Saray, milletin iradesiyle değil; parayla toplanmış kalabalıklarla, menfaatle kurulmuş sofralarla, korkuyla dizilmiş duvarlarla ayakta durur.
Ve gün gelir, daha çok parayı kim verirse, daha çok silahı kim sağlarsa, sarayları deviren de, yeni saray kuran da onlar olur.
Saraylara güvenenler unutmasın: Sarayın gölgesi uzundur ama ömrü kısadır.
Taht yükseldikçe düşüşü ağır olur.
Ve hiçbir saray, milletin duası olmadan ayakta kalamaz.
Gücünü milletten almayan her lider, her hükümdar, her saray sahibi, günü geldiğinde aynı akıbeti paylaşır: Sessiz bir çöküş…
Kendisine ait olmayan bir yalnızlık…
Ve tarihin soğuk bir cümlesi: “Bir zamanlar bir sarayı vardı.”