Bir lokma yersiniz, orucunuz bozulur.
Bir yudum su içersiniz, bozulur.
Güneş batmadan sofraya uzansanız, gün boyu tuttuğunuz oruç geçersiz olur.
Bu kadar nettir.
Peki bir yetimin hakkını yediğinizde ne olur?
Bir işçinin alın terini eksik ödediğinizde?
Bir mazlumun sesini susturduğunuzda?
Bir kamu imkânını şahsi çıkarınıza çevirdiğinizde?
Takvim değişmez.
Ezan yine okunur.
İftar yine yapılır.
Ve çoğu zaman kimse kendini “oruçsuz” hissetmez.
İşte asıl mesele burada başlıyor.
Oruç, İslam’ın en derin ibadetlerinden biridir.
Açlık ve susuzlukla insanın nefsini terbiye etmesini amaçlar.
İrade kazandırır.
Sınır öğretir.
“Yapabilirsin ama yapma” diyebilmeyi öğretir.
Fakat bu eğitim sadece mideye yönelikse eksiktir.
Bugün toplum olarak büyük bir hassasiyet gösteriyoruz:
Sahur saatini kaçırmamak için alarm kuruyoruz.
İftar dakikasını şaşırmamak için saatlere bakıyoruz.
Yediğimiz lokmanın helalliğini sorguluyoruz.
Ama aynı titizliği kul hakkı konusunda gösterebiliyor muyuz?
Bir insanın emeğini sömürmek,
Yetimin malına göz dikmek,
Haksız kazancı meşrulaştırmak,
Liyakati değil sadakati ödüllendirmek…
Bunlar haram değil mi?
Haram sadece mideye girince mi haramdır?
Yoksa başkasının hayatını daraltınca da haram mıdır?
Ramazan ayı geldiğinde paylaşım dili artar.
Yardım kampanyaları çoğalır. Sofralar büyür.
Fakat yılın geri kalanında adaletsizlik büyümeye devam ediyorsa, orada durup düşünmek gerekir.
Oruç yoksulun halini anlamak içindir denir.
Eğer gerçekten anlıyorsak, o yoksulluğu üreten düzene itiraz etmek gerekmez mi?
Bir gün aç kalıp, yıl boyunca başkasını aç bırakmak nasıl bir çelişkidir?
İbadet, bireysel bir ritüel olmanın ötesinde ahlaki bir duruştur. Dindarlık, sadece yasaklı saatlerde su içmemek değildir; haksızlık karşısında susmamaktır.
Güç eline geçtiğinde adil kalabilmektir.
Çünkü açlık geçicidir.
Ama adaletsizlik kalıcı yaralar bırakır.
Belki de en tehlikeli olan şudur:
Mide açken vicdanın tok olması.
İftar sofralarında dua ederken, başkasının duasında ah olmak…
“Allah kabul etsin” sözünü duymak isterken, bir mazlumun bedduasına muhatap olmak…
Oruç bozulduğunda kaza edilir.
Ama Yetimin mazlumun hakkını yemenin kazası yoktur.
Rüşvetin ihaleye fesat karıştırmanın kazası yoktur.
Kırılan bir kalbin, gasp edilen bir hakkın, çalınan bir geleceğin kazası yoktur.
Bu yüzden mesele, “Orucum bozuldu mu?” sorusundan daha büyüktür.
Asıl soru şudur:
Adalet bozuldu mu?
Emanet edilen yetimin, yoksulun, mazlumun hakkı bozuldu mu?
Vicdan bozuldu mu?
İman, sadece mideye mi indirildi?
Eğer oruç bizi daha dürüst, daha merhametli, daha adil yapmıyorsa;
bozulan belki de oruç değil, onun ruhudur.
Asıl mesele şu:
Aç kalınca kendini temiz sanan,
Ama haksızlık karşısında susan bir toplum, Gerçekten neyin orucunu tutuyor?
Belki de sorun şu değil:
“Oruç neden bozulmuyor?”
Asıl soru şu: Vicdan ne zaman bozuldu?
Ve bir toplum, ibadetin ruhunu kaybettiğinde, geriye sadece şekil kalır.
Şekil kurtarmaz.
Adalet kurtarır.
İslami ahlak kurtarır.
Kuran merkezli yaşam kurtarır.