Helal Lokma’dan söz açılınca zihnimde beliren diğer bir önemli hadise İmamı Azam’ın babası Sabit b. Zûta’nın başından geçen menkıbedir.
Bu menkıbeyi ilkokul yıllarımda babamın kitaplığında bulduğum Yusuf Tavaslı’nın eserlerinden birinde okumuştum. Çok emin değilim ama sanırım Dini Hikâyeler kitabıydı. Okumayı söker sökmez kitaplarını okuduğum ilk yazarlardan biriydi Yusuf Tavaslı.
Çok güzel ve akıcı bir üslubu vardı. Dini duyguları, dini hikâyelerle harmanlayarak anlatıyordu. Çok seviyordum. Diyebilirim ki iptidaî dini bilgilerimin çoğunu Yusuf Tavaslı’nın kitaplarına borçluyum. İmamı Azam’ın babasıyla ilgili menkıbeyi de ilkin orda okumuştum.
Sabit Efendi bir gün yolda giderken derenin üzerinde salına salına gelen bir elma görür. Canı çok çeker. Suyun üstündeki elmayı alır ve ısırır. Tam o sırada elmanın bir sahibinin olabileceğini düşünerek yemekten vazgeçer. Sadece ısırır ancak boğazından elmanın suyunun girmesine engel olamaz.
Dere boyunca ilerler, elmanın ait olduğu bahçenin sahibini bulur, helallik ister. Adam karşısında sıra dışı bir gencin olduğunu anlar. Onu yakından tanımak için yanında bir sene çalışması karşılığında hakkını helal edebileceğini söyler. Sabit, o adamın yanında tam bir sene çalışır. Senesi dolunca adamın huzuruna çıkar, affını ister ancak adam bir şartının daha olduğunu söyler. Yeni şartı kör, sağır, sakat ve dilsiz bir kızının olduğunu, onunla evlenmesi halinde olayın tatlıya bağlanacağını, hakkını affedeceğini söyler. Sabit çaresizce kabul eder. İşte böyle bir izdivaçtan İmamı Azam gibi bir ilim ve ifan dehası dünyaya gelir.
Yakın tarihimizde şöyle bir olay yaşanır. Avusturya’da Hıristiyan bir otobüs şoförü Müslüman olmaya karar verir. Ancak Müslümanları tanımıyor. Bunun için Müslümanları araştırmaya başlıyor. Sürekli otobüsüne binen bir Müslüman’ı gözüne kestiriyor. Bu şahıs mahallelerindeki mescidin imamıdır.
Bir akşam kendisini durakta indirdiğinde paranın üstünü biraz fazla verir. İmam eve varıp parayı sayınca durumu fark eder. Ertesi gün gidip parayı iade eder. Ancak o gece sabaha kadar şeytan kendisine musallat olur. “Paranın üstünü vermene gerek yok, senin her zaman bindiğin otobüs. Şoförlerde bir sürü para üstü kalıyor, olayı fazla büyütme, burası zaten gâvur memleketi!” der durur. İmamı çok zorlar. Ancak imamın kararı kesindir, Şeytanı dinlemez ve ertesi gün gider parayı iade eder. Kaptana:
“Geçen gün para üstünü verirken yanlışlıkla fazla vermişsin iade edecem” der. Kaptan:
Yanlışlık olmadığını, bilinçli bir tercih olduğunu söyleyerek niyetini ve düşüncesini açıklar. Olayı yaşayan imam diyor ki;
“Oradan ayrılıp eve gidene kadar üzerimden kaynar sular döküldü. Az daha dinimi üçbeş kuruş paraya satacaktım ızdırabıyla ölp ölüp dirildim” diyor.
İmamın bu ilkeli ve sahih duruşu bir Hıristiyan’ın Müslüman olmasıyla sonuçlanıyor. Sabit’in davranışı ümmete bir müçtehid armağan ederken, imamın sahih duruşu ise bir Hıristiyan’ın Müslüman olmasına vesile oluyor.
Netice itibariyle çok güzel hareketler bunlar. Müslüman, İslamiyeti hakkıyla yaşarsa hayatının her anında böylesine güzel sürprizlerle karşılaşır.
Avrupa’ya üç milyondan fazla insanımız gitti. Eğer onlar İslamiyet yaşıyor olsalardı bugün Müslüman bir Avrupa’dan söz ediyor olacaktık. Ama bugün böyle bir şansımız yok.
Sarı Saltuk Gazi’yi hatırlayalım. Hacıbektaş-ı Veli onu Balkanlar’a uğurlayınca Balkanlar’da tek bir Müslüman yoktu. Medine’ye giden Musap gibi kapı kapı dolaşıp lisanı hal ile tebliğini yapar. Kısa sürede Balkanlar’da İslam neşvesinin yayılmasına sebep olur. İslam’ın özü ve özeti olan Helal lokmanın nelere kadir olabileceğini Sarı Saltık Gazi’nin bereketli çalışmalarında görüyoruz.
Sarı Saltuk Gazi, Balkanlar’a vardığında bir şehrin kıyısında kendisine bir kulübe yapar. Geceleri o kulübede sabahlar. Gündüzleri ise şehri dolaşır, garibanlara, düşkünlere, fukaraya yardım eder. Uzun seneler münzevi olarak yaşar. Balkanlar soğuk ve karlı memlekettir. Yaşlı bir nenenin saçaklarını yapar. Nene, evladım ben fakirim, kimim kimsem olmadığı gibi dünyalık akçelerim de yok. Saçaklarımı yaptıktan sonra benden para isteyemesin, der. O şartla yapar.
Saçaklar bitince konu komşu neneye, “Bize param yok dersin, saçakları da son model yaparsın,” derler. Nene durumu izah edince gidip Sarı Saltuk’u bulurlar ve olayın doğru olduğunu öğrenirler.
Adamlar bakıyor ki yabancı keşiş değil, papaz değil, onların mistiklerinden değil. “Sen kimsin?”diyorlar. Sarı Saltık, “ben Müslüman’ım” diyor ve kimliğini ifşa ediyor. Herkes dervişimizin etrafında pervane kesiliyor. Böylelikle İslamiyet Balkanlarda yayılıyor.
İslam’a mensup sıradan bir insan bu kadar saf, temiz, arı, duru, yardımsever biriyse kim bilir bunun dini ne kadar güzeldir diyerek Sarı Saltık Gazi’den etkilenerek Müslüman olanların sayısı günden güne artar. Avrupa’ya İslam sadası bu şekilde ulaşır.
İslam böyle yayıldı. Lafla, kılıçla olmadı bu işler. Musab Medine’ye gittiğinde kılıçsızdı ama sevgi doluydu. Delicesine yaşıyordu. Hal ve gönül ehliydi çünkü. Mevlana’nın, Yunus’un, Hacıbektaş’ı Veli’nin, Sarı Saltuk Gazi’nin, Ahmet Yesevi’nin elinde kılıç yoktu, aşk vardı. Onlar aşk erleriydi. Aşkla yaşıyorlardı. Aşkla hükmediyorlardı. Aşkın da bir karşılığı vardı çünkü.
Meşhur şairimiz Orhan Veli anlatıyor: “Bir gün Yahya Kemal’le konuşuyorduk. Bana apartmanları göstererek dedi ki; “Köşkleri var, arabaları var, halayıkları var. Fakat hiçbir zaman bizim duyduklarımızı duymuyorlar, düşündüklerimizi düşünemiyorlar. Biz düşünüyoruz, düşünülmüş halde kendilerine anlatıyoruz, yine anlamıyorlar.”
Bundan daha güzel özetlenemezdi. Aşk yoksa her şey boş demektir. Çünkü anlatmak için önce aşk gerek. Sarı Saltuk’u duyanlar, Yahya Kemal’i, Orhan Veli’yi ve emsallerini duymuyorlarsa sinede aşk yok demektir. Yüz yıldır anlatıyorlar ama hala duyuramadılar, duyuramayacaklar da çünkü önce kendileri duyacak. Kendilerinin duyması içinde midenin helal lokma ile dolması gerek. Helal lokmayı kaybettiğimizden beri sözlerimiz yavan, kulaklarımız paslı, gönüllerimiz mühürlüdür. Sözün özü, helal lokma varsa her şey vardır. Helal lokma yoksa her şey sinede yüktür.
Aşkı bilmeyenler ne bilsin bizi, Aşkı bilenlere selam olsun.