“Uyanıkların Uykusu”

Gece, şehrin üzerine ağır ağır çökerken sokak lambaları titrek ışıklarla yanıyordu. Hava ne tam soğuktu ne de sıcak; insanın içine huzursuzluk veren bir serinlik vardı. Adımlarını hızlandırmıştı, cebindeki anahtarları yoklayarak evine yetişmeye çalışıyordu. Sokağın köşesindeki eski dükkânın önünden geçerken her zamanki gibi başını eğip yürüyüp gidecekti ama bu kez vitrindeki ışık gözünü aldı. İstemsizce durdu. Camın arkasında duran eski televizyon açıktı.

Ekranda haberler vardı ama bu alışılmış bir yayın değildi.

Spikerin yüzü solgundu, sesi titriyordu. Arka planda kırmızıya dönmüş bir gökyüzü ve hızla ilerleyen ateş topları görünüyordu. Ekranın altından geçen yazı gözlerine çarptı: “Dünya’ya doğru ilerleyen dev asteroidler tespit edildi. Çarpışma kaçınılmaz.”

Bir an donakaldı.

Başını kaldırıp gökyüzüne baktı. Henüz hiçbir şey yoktu. Tekrar ekrana döndü. Görüntüler daha da yaklaşıyordu. Şehirler yıkılıyor, insanlar çığlıklar içinde kaçışıyordu. Bir adım geri attı. Kalbi hızlandı.

Etrafına baktı.

Sokak… artık aynı sokak değildi.

Az önce sessiz olan yer, bir anda panikle dolmuştu. İnsanlar koşuyor, arabalar kontrolsüzce ilerliyor, siren sesleri her yeri dolduruyordu. Bir kadın yere çökmüş ağlıyordu, bir adam gökyüzüne bakarak bağırıyordu. O an bir uğultu duyuldu. Derinden gelen, insanın içini titreten bir ses…

Başını kaldırdı.

Gökyüzü yarılmış gibiydi.

Karanlığın içinden ateşten izler bırakarak ilerleyen devasa taşlar görünüyordu. Her biri yeryüzüne doğru ölüm taşıyordu. Bir tanesi diğerlerinden çok daha büyüktü. Sanki doğrudan onun bulunduğu yere geliyordu.

Nefesi kesildi.

Ayakları geri gitmek istedi ama bedeni olduğu yerde donup kalmıştı.

Yer sarsıldı.

Bir patlama sesi duyuldu.

Uzakta bir bina çöktü, ardından bir diğeri…

Gökyüzü artık tamamen kızıl bir cehenneme dönmüştü.

İnsanlar kaçıyordu ama nereye?

Kaçacak yer yoktu.

Bir adam onun omzundan tutup sarstı, gözleri korkuyla büyümüştü ama ne dediğini duyamadı. Kulaklarında sadece uğultu vardı. Zaman yavaşlamış gibiydi. Her şey ağır ağır ilerliyordu ama son hızla yaklaşıyordu.

Dizlerinin bağı çözüldü.

Yere çöktü.

Ellerini yüzüne kapattı ama gözlerini kapatamadı.

Görmek zorundaydı.

Çünkü bu sondu.

Bir anlığına hayatı gözlerinin önünden geçti. Çocukluğu, hataları, unuttuğu dualar, ertelediği tövbeler… Hepsi birer gölge gibi zihninden akıp gitti.

Gökyüzündeki dev asteroid artık neredeyse üzerindeydi.

Işığı her yeri kapladı.

Ve tam o anda…

Her şey sustu.

Gözlerini bir anda açtı.

Göğsü hızla inip kalkıyordu. Nefes almakta zorlandı. Ellerini yatağa bastırdı. Odaydı. Kendi odası. Her şey yerli yerindeydi. Ama kalbi hâlâ az önce yaşadığı dehşetin içindeydi.

Kulak verdi.

Dışarıdan bir ses yükseliyordu.

Akşam ezanı…

Sakin, davetkâr ve derin.

Yavaşça doğruldu. Pencereye yürüdü. Gökyüzüne baktı. Az önce gördüğü o kızıllık yoktu. Her şey normaldi. Ama o artık normal değildi.

İçinde bir şey kırılmıştı.

Ya da belki…

Bir şey uyanmıştı.

Ellerine baktı. Titriyordu. Gözleri doldu. Bu sadece bir rüya olamazdı diye düşündü. Bu bir hatırlatmaydı. Bir uyarı. Bir çağrı…

Kalbi sıkıştı.

Bugüne kadar ertelediği her şey bir anda ağırlaştı.

Yapmadığı ibadetler, unuttuğu şükürler, görmezden geldiği hakikatler…

Hepsi karşısına dikilmiş gibiydi.

Başını eğdi.

Sessizce fısıldadı:

“Bu bir rüyaysa… neden bu kadar gerçekti?”

“Ya bir gün gerçekten uyanamazsam?”

“Rabbim… beni affet…”

“Geç kalmak istemiyorum…”

Ezan devam ediyordu.

Her kelime, kalbine işliyordu.

Sanki ona diyordu ki: hâlâ vaktin var.

Ama ne kadar?

İşte onu kimse bilmiyordu.

Kıymetli okurlarım… Hiç düşündük mü gerçekten? Her gece uyuduğumuzda sabaha uyanacağımızın garantisi var mı? Gördüğümüz rüyalar sadece birer hayal mi, yoksa bize verilen küçük uyarılar mı? Koşturduğumuz bu hayatın içinde durup kendimize sorduk mu: ben nereye gidiyorum, sonum ne olacak? Belki de en büyük uyanış gözlerimizi açtığımız an değil, kalbimizin fark ettiği andır. Peki biz… Hiç kendimizi sorguladık mı? Ve en önemlisi…

Ne zaman uyanacağız? Bu gaflet uykusu ne zaman bitecek?