“Tekrar Eden Yazılar”

Yazılarına baktı genç adam.

Eskiden yazdıklarını okurken gururlanırdı; şimdi ise içinde tuhaf bir sıkışma hissi vardı. Sanki aynı cümleler, farklı kelimelerle tekrar tekrar yazılmıştı.
Bir tanesini açtı. Sonra bir diğerini.
Bir süre sonra okumadı artık… taradı. Çünkü sonunu biliyordu.
Hepsi aynı yere varıyordu.
Yalnızlık.
Arayış.
İçsel bir boşluk.
Ve bir türlü tam adı konulamayan bir “eksiklik”.

Derin bir nefes aldı.
“Ben neden hep aynı şeyleri yazıyorum?” diye sordu kendine.
Bu sefer geçiştirmedi.
Kalkıp pencerenin önüne geçti. Dışarıda hayat akıyordu. İnsanlar bir yerlere yetişiyor, bir şeylere yetişmeye çalışıyordu. O ise yıllardır aynı duygunun etrafında dönüp duruyordu.
Tekrar masaya oturdu.
Bu sefer sadece yazılarını değil, o yazıların altındaki duyguyu okumaya başladı.

Bir tanesinde hayâl vardı ama ulaşılmamıştı.
Bir diğerinde huzur vardı ama bulunamamıştı.
Bir başkasında ait olma isteği vardı ama hep yarım kalmıştı.
O an bir şey fark etti.
Yazdıkları… bir hayal değildi.
Bir kurgu da değildi.
Onlar, yaşayamadıklarının yankısıydı.
İçinde kalmış, tamamlanmamış, belki de hiç yaşanmamış duyguların dışa vurumuydu. Her cümle, içinde biriken bir özlemin izi gibiydi.
Gözleri doldu.
“Demek bu yüzden…” dedi fısıltıyla.
“Demek bu yüzden hep aynı yere dönüyorum.”

Bir süre sustu.
Sonra başka bir şey daha fark etti. Daha derin, daha sessiz bir şey.
Eskisi gibi değildi artık.
Bir zamanlar her şeyi hızlı yaşamak isteyen, heyecanla dolu, çabuk kırılan ama çabuk toparlanan o hâli yoktu. Şimdi daha yavaş düşünüyordu. Daha az konuşuyor, daha çok hissediyordu.
Bu bir kayıp mıydı?
İlk başta öyle sandı.
Ama sonra içinden bir ses, sakin ama net bir şekilde konuştu:
“Belki de bu bir eksilme değil… bir süzülme.”
Durdu.
Bu cümle, içinde yankılandı.

Eskiden kalabalık olan duyguları, şimdi daha az ama daha derindi. Eskiden dışarıya taşan her şey, şimdi içine doğru akıyordu.
Ve bir an, o eski yazılarına başka bir gözle baktı.
Orada aradığı şey… aslında hep aynıydı.
Huzur.
Ama onu dışarıda, insanlarda, anlarda aramıştı.
Bulamayınca yazmıştı.
Yazdıkça çoğaltmış, çoğalttıkça da uzaklaşmıştı.
Başını eğdi.
“Ben aslında neyi özlüyorum?” diye sordu kendine.
Cevap bu sefer gecikmedi.
Kendini.
Ama bugünkü kendini değil…

İçinde daha derinde olan, hiç kirlenmemiş, hiç eksilmemiş olan o özü.
Bir an, içi ürperdi.
Belki de bütün bu yazılar, o özü hatırlamak içindi.
Belki de bu tekrar, bir döngü değil… bir çağrıydı.

Gözlerini kapattı.
İlk defa yazmadan, anlatmadan, açıklamadan sadece hissetti.
İçinde bir yer vardı…
Sessiz ama canlı.
Uzak gibi ama aslında çok yakın.
Ve o an anladı:
Aradığı şey, ulaşılacak bir yer değil…
Hatırlanacak bir hâldi.

Gözlerinden bir damla süzüldü.
Bu bir pişmanlık değildi.
Bir kabullenişti.
Geç kalmışlık değil…
Geçmişten süzülüp gelmiş bir olgunluktu.
İçinden hafif bir iç çekiş yükseldi.
Artık eskisi kadar enerjik değildi, evet.
Ama belki de bu yavaşlık… ilk defa doğru yöne yürüyebilmesi içindi.

Ve ilk kez, yazmaktan çok anlamak istedi.
Çünkü anladı ki; bazı hikâyeler yazılmak için değil…
Yaşanıp içte tamamlanmak içindi…