Naomi KLEİN Şöyle diyordu: Bu piyasa modelinin dünyaya yayılma tarihinin köklerini kazırken, krizleri ve felaketleri kullanma düşüncesinin ta başından beri Milton Friedman’nın hareketinin çalışma şekli olduğunu fark ettim; kapitalizmin bu fundamentalist biçimi yol almak için daima felaketlere ihtiyaç duymuştur. İşi kolaylaştıran felaketlerin ve şokların giderek büyüdüğü ve şok etkisini n artırdığı da çok açık bir gerçekti, ancak Irak’ta ve New Orleans’ta yaşanan 11 Eylül sonrasına özgü, yeni bir şey değildi. Daha ziyade krizlerden yararlanma konusundaki, bu geniş deneyler, şok doktrinine sıkı sıkıya bağlılıkla geçirilen otuz yılın birikimini oluşturmaktaydı.
Aynen 1970’lerdeki Arjantin cuntasının eseri olan, çoğunluğunu solcu militanların oluşturduğu 30 bin insanın kaybedilmesinin ülkede Chicago Okulu politikalarının uygulanmasının bir parçası olması gibi, terör Şili’deki aynı ekonomik metaforfoz türünün de parçasıydı.
1982’deki Falkland savaşı, İngiltere de Margaret Thatcher için benzer bir amaca hizmet etmişti. Savaştan kaynaklanan kargaşa ve milliyetçilik heyecenı, grevdeki kömür madeni işçilerini bastırma ve bir batı demokrasisinde ilk defa yaşanan özelleştirme çılgınlığını başlatma imkanını tanımıştı ona. 1999 ‘da gerçekleştirilen NATO’nun Belgrad’a saldırısı eski Yugoslavya‘da hızlı bir şekilde özelleştirme gerçekleştirmenin koşullarını yaratmıştı. ( Savaşı erkene almanın bir amacı da buydu) Bu savaşları motive eden tek unsur ekonomi değildi kuşkusuz, ancak örneklerin hepsinde de , ekonomik şok terapisinin zeminini yaratmak için kuvvetli bir kolektif şok kullanılıyordu.
Friedman’nın Chicago Okulu hareketi 1970’lerden beri dünyanın dört bir yanında toprak fethetmektedir, fakat bu görüş son zamanlara kadar doğduğu ülkede tam olarak hayata geçirilmemişti. Fakat 2001’de durum değişti. 11 Eylül Saldırıları gerçekleştiğinde Beyaz Saray, Friedman’ın yakın arkadaşı Donald Rumsfeld dahil olmak üzere- müritlerini bir araya getirdi. Uzun zamandır beklenen felaket gelip çattığında , günlerinin nihayet gelmiş olduğpunu anında bilip seziyorlardı.
Blackwater gibi özel güvenlik şirketleri yeni müşteriler ararken, neden BM Barış Gücü askerleri Darfur’a yerleştirilsin? İşte bu, 11 Eylül sonrasına özgü bir farklılıktır; önce, savaşlar ve felaketler ekonominin kısıtlı bir sektörüne fırsatlar sağlar; örneğin savaş jetleri üreticileri ya da bombalanan köprüleri yeniden inşa eden inşaat şirketlerine büyük kaynaklar aktarılır. Ancak savaşların olmasında asıl ekonomik rol, tıkanan piyasaları yeniden açmak ve savaş sonrasındaki barış zamanını canlanmalarını yaratmanın bir aracı olmak şeklindeydi.
Bu postmodern yaklaşımın çok belirgin bir avantajı, piyasa anlamında başarısız olmasının mümkün olmamasıdır.
İşkence ŞİLİ’DEN Çin’e,Irak’a kadar serbest piyasanın küresel çaplı saldırısında sessiz bir rol oynar. Ancak İşkence, baş kıldıran insanlara istenmeyen politikalar dayatmanın bir aracı olmanın ötesinde anlam taşımaktadır; aynı zamanda Şok Doktrininin temel mantığının da bir metaforudur.
İşkence, ya da CIA’nın diliyle “Zorlayıcı sorgulama” tutsakları iradeleri dışında itirafta bulundurmak amacıyla derin bir desoryantasyona ve şok durumuna sokmak amacıyla tasarlanmış bir teknik demektir. Esas mantık, 1990’ların sonlarında gizliliği kalkan iki CIA klavuzunda ayrıntılı bir şekilde ortaya konulmuştur. Orada, ‘direniş kaynakları’nı çözmenin yolunun , tutsaklar ile onların etrafındaki dünyayı anlama yetenekleri arasında şiddetli kopuşlar gerçekleştirmek olduğu açıklanmaktadır. İlkin, duygular( başına torba geçirerek, kulakları tıkanarak, kelepçe vurarak, dış dünyadan tamamen izole ederek) herhangi bir algıdan yoksun bırakılır, sonra beden şiddetli bir uyarım bombardımanına tabi tutulur( hızla yanıp sönen ışıklar, yüksek sesli müzik, dayak atma, elektrik şoku)