Sahnenin Dışındakiler

Tanpınar’ın Mahûr Beste, Sahnenin Dışındakiler ve Huzur nehir roman üçlemesinin ikinci kitabındayız bugün.

Anlatıldığı dönemlerin sıralaması yukarıdaki gibi olmasına rağmen yazılma, tefrika edilme ve basılma tarihleri bu sıraya uygun değil. Yaklaşık iki yüz yıllık bir zaman dilimindeki İstanbul’u ve farklı kişileri anlattığı eserlerinde toplumu, çevreyi (mahalle, semtler), ülkenin halinden, dünya gidişatından etkilenmeden bahseden yazar estetik ve müzikal bir anlatım yapmayı başarmış. Eserlerindeki bitmemişlik yada bu hissiyata varış ne derecede bilinçli olarak bir kurgu yapıldığının ve nihayetlendirildiğini bugün bile tartışıldığı niteliklere sahip. Ben gerek okumalarımı gerekse sizler için kaleme aldığım tanıtım yazılarını ilk cümledeki sıralamaya (romanların geçtiği zamanların kronolojisine) uygun olarak gerçekleştirdim.

Törenek’e göre; Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Sahnenin Dışındakiler adlı romanı, esas itibariyle Mütareke İstanbul’unda (1920 yılı sonu-1921 yılı başı) geçmekte, Türk milleti ve Türk vatanı için gerçek anlamda bir ölüm-kalım savaşı olan Millî Mücadele’nin gerçekleştiği Anadolu “asıl sahne”, Osmanlı pâyitahtı olan İstanbul ise “sahnenin dışı” olarak ele alınmaktadır.

Nevin Önberk’e göre; Tanpınar, “Mahûr Beste”, “Sahnenin Dışındakiler” ve “Huzur” romanlarında, insanı tek başına bir realite olarak alırken, onun benliğinde ait olduğu toplumun, tarih kültür miraslarını, sosyal özelliklerini de yansıtmaya çalışarak, kişilerine, aynı zamanda tarihi bir boyut kazandırmıştır. Böylece bu eserlerde, kültürümüzün en belirgin özelliklerini yansıtan mimârimiz bir zevkin ürünleri olarak, göz önüne serilmiştir. Mâzî, Tarih fikirleriyle yüklü olan olay kahramanları ise, hep “arayış” içinde görünmüşlerdir. Bulundukları şartları zorlamadan hayatın akışı içinde, tükenişe doğru giden bu kişiler Doğu’nun töresi ile Batı’nın yeni değerleri arasında bocalarken, hepsinde hâkim olan duygu “ yalnızlık” duygusu olmuştur. Bu, bir anlamda çağdaş insanın toplum içindeki yazgısıdır. Bu acı yalnızlık duygusunu Tanpınar, kahramanlarını, hayat tecrübelerinin ortasında, onları bir başlarına bırakarak vermiştir. “ Mahur Beste” “ Sahnenin Dışındakiler” ve “ Huzur” romanlarında, olaylara ait “zaman” ve “ Şahıs Kadroları” birbirinden kopuk değildir. Meşrutiyet-Cumhuriyet dönemlerini yaşayan kişiler, aile bağları, geniş akraba ilişkileri, kendilerini geçmişe bağlayan olay ve talihleriyle, adeta bir organik bağ içinde görünürler.

Erol Köroğlu’na göre; Tanpınar’ın üçüncü romanı olan Sahnenin Dışındakiler, bütün tamamlanmamışlığına rağmen, eleştirmenler tarafından beğenilen ve ünlü yazarlarla etkileşimi üzerinden değerlendirilen bir romandır. Ancak bu roman, Tanpınar’dan beklenebilecek bu tür bir metinlerarasılığın ötesinde, Türkçeye özgü bir edebi türde üretilen güçlü ve zayıf eserlerle de türsel bir ilişki içindedir. Söz konusu tür, Halide Edib’in 1922’de tefrika edilen Ateşten Gömlek’iyle başlayan Kurtuluş Savaşı anlatıları türüdür. Kurucu metin ele aldığı dönemi bir iç savaş ve ihtilal olarak değerlendirip, bu tarihsel bağlam içinde bireysel fedakârlıkla ilerleyen duygusal bir drama kurmuştur. Ondan sonra gelen çoğunluğu erkek yazarlar ise Halide Edib’den aldıkları türü milli birlik içinde başarılan epik bir mücadele olarak yansıtırlar. Tanpınar, Sahnenin Dışındakiler’de bu kolaycılığı sorgulamıştır.

Erol Köroğlu da benzer bir sonuca varıp, Sahnenin Dışındakiler’deki tamamlanmamışlık ve belirsizlik sorununu romanın ele aldığı malzeme/öyküyle uyumlu ve gerekli bir şey olarak değerlendirmiştir: “Sahnenin Dışındakiler, bir türlü bütünlenemeyen, derli toplu bir biçimde öyküsünü anlatamayan bir romandır; çünkü karakterlerin içinde boğuştuğu koşullar bütünlükten uzaktır. Malzeme belirsiz olduğu için anlatım da belirsizdir. [...] Tanpınar, belirsizlikler, eksiklikler ve parçalanmışlıkla ilerleyen bir gerçeği bu şekilde anlatmayı tercih ederek daha isabetli bir seçim yapmış olur. Okurunu zorlu, fakat bir o kadar da zenginleştirici bir yorum çabasına davet eder. Daha önce de söylendiği gibi, insana ait olan zaman rastlantılar, belirsizlikler ve krizlerle ilerler. Tanpınar, bu romanıyla “geçmişe yaldızlı bir mazi aynası”ndan bakarak bugünde yaşamanın imkânsızlığını ortaya koyarken, bizi sanatla zenginleşerek düşünmeye yönlendirir. Adeta şöyle demektedir: “Önümüzde bir yumak gibi duran hayat”ı, toptancı ve totaliter düşünce kalıplarıyla çözemeyiz.

Önberk’e göre; Tanpınarın eserlerinde hayat derin manalarla dolu esrarlı ve güzeldir. Bir estet gözüyle yaklaştığı dünyada, gördüğü ışık, renk cümbüşünü, duygularının ve düşüncelerinin derinlikleriyle vermiştir. O ’nun bütün eserlerinde görülen resim ve musiki etkisi, buradan gelir. Ancak bu bakışın altında derin bir tarih bilgisi, felsefe ve psikoloji vardır.

Roman belli başlı iki kısımdan meydana gelir. “Mahalle ve Ev” başlığını taşıyan birinci bölümde, II. Meşrutiyet’in ilân edildiği yıllara kadar uzanan, ama daha çok Balkan Savaşı sonrasında anlatıcı rolündeki Cemal’in çocukluğunun geçtiği Şehzadebaşı’ndaki mahalle anlatılırken, “Hadiseler” başlığını taşıyan ikinci bölümde ise esas olayların yaşandığı 1920-1921 yılları hikâye edilir. Anlatıcı Cemal, o sırada yirmi yaşlarında bir delikanlıdır. Romandaki olaylar sonuna kadar Cemal’in bakış açısıyla ve onun hâtıraları şeklinde anlatılmıştır.

Roman görünüşte Cemal’in, olayların geçtiği tarihten altı yıl önce ayrıldığı sevgilisi Sabiha’yı tekrar bulabilme umuduyla ama daha çok kendi kişiliğini bulma yolunda vermiş olduğu mücadele etrafında geçer. 1920 yılı Eylül’ünde güney vilâyetlerinin birinden Tıbbiye’de tahsil yapmak üzere İstanbul’a gelen Cemal, 1914 yılında ayrıldığı ve bütün çocukluğu ile gençlik yıllarının geçtiği İstanbul’u her bakımdan çok değişmiş bulur. Çünkü İstanbul düşman işgali altındadır ve şehirdeki hemen herkes bedbaht, perişan ve geleceğe ait bütün ümitlerini kaybetmiş bir durumdadır. Cemal, romanın başında, altı yıldır görmediği Şehzadebaşı’ndaki Elâgöz Mehmed Efendi Mahallesi’ne gelir ve romancı âni bir geri dönüşle kahramanını altı yıl öncesine, hattâ daha önceki yıllara, mahalleye ait hâtıralarına götürür. Romanın birinci kısmı, Cemal’in doğup büyüdüğü ve 1914 yılında ayrıldığı mahallesinde geçmişin hâtıralarının hikâyesidir. Romanın ikinci kısmı, Cemal’in Şehzadebaşı’nda daha önce oturdukları eve uğramasıyla başlar. Dört gün zarfında geçenlerin anlatıldığı uzunca bir bölüm yazarın, olayların büyük bir süratle yaşandığı, yani bir bakıma tarihin büyük bir hızla yeniden yazıldığı günlerin yoğunluğunu yansıtmak istemesinden ileri geldiğini düşündürmektedir.

Cemal, eski mahalle komşusu ve aynı zamanda akrabası olan İhsan’ın talimatıyla şehirde oradan oraya koşturarak, kendisine havale edilen ve başlangıçta pek de anlam veremediği birtakım işleri yerine getirir, ancak zaman zaman bu işler yüzünden bunalır. Birbiriyle hiç ilgisi yokmuş gibi görünen bu meşgaleler, esasında Anadolu’da oynanmakta olan büyük oyuna bir katkı sağlamak, onu desteklemek için yapılmaktadır. Ancak bu koşuşturmalar sırasında Cemal, gerek karşılaştığı insanlar, gerekse önemli-önemsiz bir kısım olaylar dolayısıyla, şehrin geçmişi ve geleceği, toplum hayatının süratle değişen dengeleri, şehrin peyzajı ve giderek çirkinleşmeye başlayan çehresi, insanlar arasındaki ilişkiler ve insanın talihi üzerinde uzun uzadıya düşünme fırsatı bulur

Uçman’a göre; Şahıs kadrosunun bir hayli kalabalık olduğu romanda Behçet Bey gibi toplum dışında kalmış kişiler yanında Süleyman Bey, Sündüs Hanım, Sâkine Hanım, Mürâi İbrahim Bey, Nuri Bey, Bolahenk Tevfik Bey, Kudret Bey, Madam Elekciyan, Muhlis Bey ve İhsan gibi Cemal’in yakından tanıdığı kişilerle birlikte bir kısım eski İttihatçılar, İtilâfçılar, Millî Mücadele aleyhtarları, vurguncular, hainler, Nâsır Paşa gibi ikbalden düşmüş devlet adamları, Muhtar gibi doğuştan kötü yaratılmış olanlarla düşmüş kadınlar... Sefalet ve sefahati bütün dehşetiyle yaşayan insanlar, Beyoğlu’nu bir baştan öbür başa istilâ eden Beyaz Ruslar ve toplumun değişik tabakalarına mensup daha birçok insan yer alır. (…) Roman bir Milli Mücadele anlatımı olmasının yanı sıra; aşk, mücadele azmi, her türlü ihtiras, kırgınlık, hayata küsme, hayatın tadını çıkarma, bir yığın sosyal ve politik mesele, sefalet ve sefahat gibi hemen her şeyin anlatıldığı çok değişik ve derin tabakalara sahip, iç yapısı oldukça zengin ve karmaşık bir mahiyettedir.

Birkaç alıntı;
“Ben gerisini dinlemiyordum. Kurtulmuştum. Altı senedir içimde çöreklenen azaptan kurtulmuştum. Demek babamı, annemi beyhude yere itham etmiştim. Ellerinde olduğum için bana zulmetmemişlerdi. Kardeşimin ölümünden ben mesul değildim, ne de onlar... Sabiha’yı istediğim gibi sevebilirdim. Sokağa çıkıp herkese bağırmak istiyordum! “Konuşun! Etrafınızdaki çocuklarla, kendinizden küçüklerle konuşmaya tenezzül edin! Onlara anlatın! Her şeyi bilsinler! Siz onların bir hiç yüzünden ne kadar azap çektiklerini bilmezsiniz!””

“Bundan otuz kırk sene evvel insanlar, sadece iş veya eğlence için bir araya gelmezlerdi. Hattâ asıl birleştirici olan şey, ibâdetti. İman dediğimiz duyguyu içinde duysun veya duymasın, herkes evinden çıkarken onun kisvesine bürünürdü. İman sadece bizi Allah’a bağlayan bağ değil, müşterek kıyafet, yüz ifâdesi, muaşeret şekli, hülasa, Cemiyet hayatında nezâket ve merasim dediğimiz şeylerin, yani karşılıklı münasebetlerin tek kaynağı idi.”

“Gün hafta ay gibi zaman bölümlerinin yanında bir de hadiselerin iklimi vardır ki, hemen öbürleri kadar hatta daha fazla insanların hayatını içine alırlar. Bunlar eski takvimlerdeki burçlara benzer. İçtimai hayat, ister istemez tesirleri altında kalır. Onlarla düşünür, onlarla değişir, onların şartları içinde yaşarız.”

Samsakçı, “Bütün eserlerinde Türkiye’nin iki yüz yıla yakın zamandır geçirmekte olduğu değişimi tarihin ve hadiselerin ışığında gören ve estetiğin potasında eritip eserlerine taşıyan Tanpınar, Sahnenin Dışındakiler’de de bu hayati meseleleri bir varoluş savaşının içinde ve aynı zamanda mahalle kavramı etrafında tartışmıştır” demektedir.

Önberk’e göre; Tanpınar, “ hayatın ve insanın peşinde” olduğunu söylediği bu romanlarında kişilerine toplumsal ve siyasal yükümlülükleri yüklemekten çok, onların bu konudaki fikirlerini geniş bir tarih ve kültür platformunda sergilemiştir.

Huzur romanında buluşmak dileklerimle…