İnsan, kalbiyle köprüler kuran ya da ön yargılarıyla duvarlar ören meçhul bir yolcudur. İyilik, sadece bir eylem değil; rengi, dili ve coğrafyası olmayan ilahi bir esintidir. Ancak hayır yolunda yürüyen ayaklar, bazen en masum niyetlerin arkasına gizlenen sinsi bir fısıltıyla tökezleyebilir. Şeytanın en büyük hilesi, insanı kötülüğe çağırmak değil; iyiliğin tartısını bozarak onu kendi adımlarına ram etmektir. İnsanın ruh hanesi, bazen dışarıdaki fırtınadan daha hırçın dalgalarla çalkalanır ve en emin duruşlar bile bir anlık tereddütle sarsılabilir.
O gün gökyüzünü kaplayan kurşunî bulutlar, şehrin üzerine kasvetli bir gölge gibi çökmüştü. Çay ocağının nemli, is kokan duvarları arasında, dışarıdaki soğuktan kaçan birkaç müdavimin fısıltıları yankılanıyordu. Ramazan Bey, alnında biriken derin çizgileri ve içindeki fırtınayı ele veren huzursuz bir kıvılcımla parıldayan gözlerini arkadaşına dikerek, "Seninle önemli bir konuyu konuşmak istiyorum." demişti. Harun Hoca, düşünceli bir şekilde omuzlarını çöktüren ağır adımlarla, buğusu üzerinde tüten çay ocağına geldiğinde duyacaklarını tahmin bile edemezdi. Yardım götürdükleri insanların hiç de düşündükleri gibi dindar olmadıklarını anladıklarında Ramazan Bey’in canı bayağı sıkılmıştı. Düşünmeden mevzuya son sürat daldı:
"Biz bunlar için mi kendimizi paralıyoruz? Oradan buradan yardım toplayıp mültecilere ulaştırıyoruz; iyi güzel de hakikaten bunlar bizim sa'y ü gayretimize, samimiyetimize layık mı? Doğrusu bundan emin değilim." dedi öfkeli, sanki sırtında ağır bir yük taşıyormuş gibi baskı altında ezilen bir sesle. "Bir arkadaşımın anlattıkları bütün sistemimi altüst etti. Bazılarının ahlaksız işlerle meşgul oldukları söyleniyor. Bazıları da insanı uyuşturan bir ot kullanıyormuş. Falanlar şöyleymiş, filanlar da böyle..."
Kulağına gelenlerden dolayı Harun Hoca’nın da canı bayağı sıkılmıştı. Önündeki ince belli çay bardağını, sanki içindeki zehri dağıtmak ister gibi dertli dertli karıştırırken kaşlarını büsbütün çattı; yüzünde kırgın bir çaresizlik belirmişti. "Doğru söylüyorsun." dedi Harun Hoca. "Yazık olmasın emeklerimize; adamlar namaz bile kılmıyor."
İki arkadaşın samimi hislerle başladıkları faaliyetlerden dolayı sinir krizleri geçiren şeytan, köşedeki karanlık gölgenin içinden sinsi bir siluet gibi sıyrılarak ve görünmez pelerinini savurarak bıyık altından güldü bu diyaloğa: "Aferin size, alnınızdan öpmeme az kaldı, ha gayret!"
Şeytan, yavaşça sokuldu Ramazan Hoca’nın yanına. Küçücük bir vesvese verdi; acaba Hoca onun adımını takip edecek miydi? Gözlerine sahte bir şefkat perdesi indirerek fısıldadı: "Siz o kadar uğraşıyorsunuz ama kimler için uğraşıyorsunuz? Falan milletten gelmişler, ne işiniz var bunlarla? Biraz ara verseniz hiç fena olmaz. Zaten bunlarla ilgili çok menfi şeyler duydum." Sonra Harun Hoca’ya döndü; onun kulağına da aynı mantıklı görüşü aynı şekilde ama daha akıllıca fısıldadı: "Biraz beklemeli, bunları iyice araştırmalı ve içlerinden sadece Müslüman olanlara yardım etmeliyiz."
İki arkadaş ortak bir görüşte buluşmuşlardı, gönülleri mutmaindi. Biraz ara vermek fena olmazdı.Harun Hoca akşama doğru mutat yürüyüşü için caddeleri adımlarken sokak lambalarının sisli ve soluk ışığı altında, adeta hayata tutunmaya çalışan zayıf, gayet çelimesiz, soğuktan omuzları içine çökmüş ve ürkek bakışlı genç birini fark etti. Belli ki burun düşüren ve çiğ gibi insanın tenini jilet gibi kesen ayaza aldırmadan kâğıt toplamak için çıkmıştı yola. Elleri nasırlı, yüzü rüzgârdan çatlamış bu çocuk, çöp konteynerlerinin arasında adeta bir gölge gibi kayboluyordu. Harun Hoca cebinden iki yüz lira çıkardı. Oldum olası bu tip karşılaşmalarda mutlaka bir şeyler vermeyi adet edinmişti. Rüzgârın sokak aralarında uğuldayan sert sesini bastırmaya çalışarak genç adama seslendi: "Hey! Baksana."
Genç adam, soğuktan katılaşmış parmaklarıyla kavradığı, paslı tekerlekleri her hareketinde acı acı gıcırdayan el arabasından bozma kâğıt toplama arabasını bırakıp sesin geldiği yöne doğru baktı. Gözlerinde korkuyla karışık bir minnet, derin bir kimsesizlik okunuyordu. Harun Hoca birkaç dakika sonra gencin yanına ulaşmıştı. "Nerelisin? Suriyeli mi?" diye sordu. "Evet." dedi genç, şaşkın ve endişeli bir tavırla. Çocuğun titreyen morarmış dudaklarından dökülen kelimeler, gecenin ayazında küçük buhar bulutlarına dönüşerek havada kayboluyordu. Bayağı Türkçe konuşuyordu işte. "Hangi şehirden geldin, yoksa sen Türkmen misin?" dedi. Bu sorunun cevabını da alınca iki yüz lirayı tereddüt etmeden verecekti; planı buydu.
"Kobani ’den geldim.“ Cevabını hiç beklemiyordu. "Arap mısın yoksa?" diye ekledi Harun Hoca. İçindeki o ani duraksamayla birlikte, soğuktan hafifçe uyuşmuş parmaklarıyla parayı cebine koymak üzereydi.
"Hakkını kaybetti!" diye fısıldadı şeytan. Harun Hoca hışımla geri döndü. Birkaç adım atmıştı ki kalbine, adeta Hucurât Suresi’nin 13. ayeti nazil olmaya başladı: “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.”
"Allah iyiliğini versin Harun Hoca!" dedi kendi kendine. "Kim dilekçe vererek milletini, anasını, babasını, cinsiyetini, rengini belirleyebiliyor ki bu gariban belirlesin?"
Yolun karşı tarafına varmasıyla bir gün önce Fâtır Suresi’nde okuduğu şu ayetleri hatırlaması bir oldu: “Eğer Allah, yaptıkları yüzünden insanları hemen cezalandırsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat Allah, onları belirtilmiş bir süreye kadar erteliyor. Vakitleri gelince gerekeni yapar. Kuşkusuz Allah, kullarını görmektedir.”.
Şeytan biraz uzaklaştı; Hoca'nın gönlünde tekrar merhamet ve imanın buluşması yaşanmaya başladı. Sonra başka bir ayet geldi aklına: “De ki: ‘Rabbimin rahmet hazinelerine eğer siz sahip olsaydınız, harcanır korkusuyla kıstıkça kısardınız. İnsanoğlu pek eli sıkıdır!’”.
"Aman Allah'ım! Biz şeytanın vesveselerine nasıl da gönüllü bir şekilde ve kolayca tabi olduk?" diye hayıflandı. Sonra başka bir ayeti hatırladı haşyetle: “Onlar cimrilikte bulunurlar, insanlara da cimriliği emrederler ve Allah’ın fazlından kendilerine verdiğini gizli tutarlar. Biz kâfirlere rüsvay edici bir azap hazırlamışızdır…”.
"Ne aptal adamlarız böyle! Birbirimize hakkı ve sabrı tavsiye edeceğimize, nefsimize uyarak şeytanın ayartıcı vahyine tabi olduk." dedi usulca. "Şeytan bu; Âdem’i kandıran sizi mi kandıramayacak? Sen kimin malını kimden saklıyorsun? Bu insanların hepsini yaratan, büyüten, onları koruyan, gözeten, doyuran; dahası bütün rezilliklerine rağmen onların bilmem kaç milyon hücresini her an yenileyerek yaşatan Allah, sadece bizim Rabbimiz değil ki... Bütün mevcudatın Rabbidir O. Mazluma, masuma ve muhtaca dinini, milliyetini sormak da neyin nesi? İmanın bunu kabul etmiyorsa şayet, yaratılmışı sevemiyorsan Yaradan’dan ötürü; gönlün daralıyor, ruhun bunalıyorsa vazgeç bu işlerden. Evine git; yemeğini ye, suyunu iç, televizyonunu seyret, gez, dolaş, akşam yat, sabah kalk. Sayılı hayat ağacının yaprakları bu minvalde sararıp dökülsün; ta ki ecelle randevu günün gelip çatsın. Ne diye giyiyorsun sana yük olacak abayı? Taşıyamayacağın ağırlığı omuzlamak da neyin nesi?"
Harun Hoca’nın gözlerinden birkaç damla sıcak ve berrak yaş döküldü, kırışmış yanaklarından ve ak sakallarından süzülerek buz tutmuş toprağa düştü. Elini yeniden cebine soktu, iki yüz lirayı çıkardı ve hızlı adımlarla caddenin karşı tarafına tekrar geçti. Yavaşça ve sevgiyle kâğıt toplayıcısının titreyen ve rüzgârdan çatlamış fukara omzuna dokundu. Derununda yaşadığı mahcubiyet ve nedamet gözlerinden okunuyordu. Parayı yavaşça uzattı. "Hakkını helal et güzel kardeşim. Allah yardımcınız olsun. Düşüncelerimizdeki illetlerden dolayı bizi affetsin." diyebildi kısık , düğümlenmiş bir sesle.
"Keşke insanları kendimize çağırma hastalığından kurtulabilsek. Keşke mazluma, masuma, mahruma ve muhtaca dinini, milletini sormadan yardım etmeyi şiar edinebilsek. Keşke insanları düşman olarak değil, Allah’ın kulları olarak görebilsek. Keşke merhameti hiç çıkarmadığımız bir elbise olarak giyebilsek. Keşke insanlarla ilişkilerimizde ötekileştirmeyen bir anlayışa sahip olabilsek. Keşke bütün insanlığı genişliği gökler ve yer kadar olan cennete çağırabilsek. Keşke dinimizi masallardan, rüyalardan ve ilhamlardan değil de Allah’ın kitabı Kur’an-ı Kerim’den ve Efendimizin sahih sünnetinden öğrenebilsek. Keşke bizi yarattıklarının birçoğundan üstün yaratan Cenab-ı Hakk’a gereği gibi kulluk yapabilsek. Bir de tekfirin modern versiyonlarından beri olsa dilimiz..."
Aklına gelen bu düşünceler, anında dilinde lafızlara dönüşüyordu. Yol bitmiş, eve ulaşmıştı. Kronometreye baktı; epey zamandır yürüyordu. Bedeni ilerlerken iç konuşmaları güzergâh boyunca devam etmişti. Büyük binanın önünde durdu, hafifçe gülümsedi.
Telefonu çalıyordu; arayan Ramazan Bey’di. "Nedendir bilinmez," dedi, sesi ahizenin diğer ucundan yorgun ve hüzünlü geliyordu, "Seninle öğle vakti yaptığımız konuşmadan sonra bir türlü huzur ve sükûn bulmadı kalbim. Sürekli kendimle konuşup durdum, muhasebe yaptım. Yoksa biz şeytanın adımlarını mı takip ediyoruz üstat?". "Aynı şeyi ben de yaşadım hocam." diyebildi Harun Hoca. "Biz ne yapıyoruz Ramazan Bey Allah aşkına? Heva ve hevesimizi din edindik de farkında mı değiliz? Halbuki bizden, heva ve hevesimizi Allah Resulü’nün getirdiğine uydurmamız istenmişti."
İki arkadaş da kısa bir süreliğine aynı vartaya düşmüş, ayakları kaymıştı lâkin Allah’ın yardımıyla gerçeği gördüklerinde durumun farkına varmışlardı. Evet, peşinden gittikleri ayak izi şeytanın adımlarına aitti ve onları karanlık ile inkâr yoluna götürmek için atılmıştı.
Şeytanın ikna etmesi durduk yere olmazdı ki... Önce insanın zihin ekranına bir ses, bir görüntü, bir hayal veya bir düşünce yansıtır. Biz buna tayf, nezğ ve vesvese diyoruz. Hedefindeki kişi hangi yönle ilgiliyse; fıtratı, yapısı hangi ayartma seçeneğini veya yayınını almaya yatkınsa o aracı kullanır. Şeytan “Ölümsüz ve melek/mükemmel olursunuz.” diyerek sadece Âdem’i yoldan çıkarmadı. O’nun bu teklifini Âdem düşündü, makul buldu ve Rabbine asi oldu. Aynı şekilde Yüce Allah Âdem’e secde emri verdiğinde, şeytan kendince gayet makul bir gerekçeyle Rabbinin emrine uymadı. “Onu topraktan, beni ise ateşten/nardan yarattın.” diyerek kendi kendini de ikna etti (İsrâ: 53, 61, 64; Bakara: 33, 34, 35, 36, 37).
Şeytanın kullandığı vesileleri iyi bilmek lazım. Sesiyle, fısıltısıyla, yayalarıyla, atlılarıyla, dostlarıyla mallarımıza, vaktimize, çocuklarımıza ve rızkımıza ortak olacağını, bize her yönden yaklaşacağını belirtiyor. Süsleyecek, çekici gösterecek... Bunlar da birer ikna yöntemi sayılır. Cenab-ı Hakk bizi “Şeytana tabi olmayın!” diye uyardığı gibi, “Şeytanın adımlarına uymayın!” diye de özellikle uyarıyor. Çünkü şeytanın ilk tayfı, vesvesesi veya nezği insanın alıcısında karşılık bulursa, diğer adımlarını da adım adım takip edersiniz.
Allah’ın vaadi ise ihlaslı kullarına karşı şeytanın herhangi bir gücünün olmadığını beyan ediyordu. Allah’tan daha doğru sözlü kim var ki? Kendine sığınan ve yönelen hangi kulunu yardımsız bırakmıştı ki onları öylece bıraksın...
Nihayetinde insan, her nefeste ya rahmetin genişliğine ya da vesvesenin dar koridorlarına adım atar. Kulun imtihanı, rızkı verenin cömertliği ile kendi kalbinin cimriliği arasında bir tercih yapmaktır. Unutulmamalıdır ki, mazluma kimlik soran merhamet, ihlasın değil kibrin aynasıdır. Kalbini Yaradanın boyasıyla boyayanlar, yaratılan her canda O’nun mülkünü görür ve şeytanın adımlarını ancak evrensel bir sevginin izini sürerek hükümsüz kılar. Merhamet toprağına ekilmeyen hiçbir çaba ve niyet kalıcı meyve vermez; zira insanı kurtaracak olan, ötekinin kimliği değil, kendi kalbinin selameti,inabesi ve saffetidir.