Cumartesi günü Kırşehir’de gökyüzü delindi, sağanak yağmur şehri esir aldı. Ancak sokakları göle çeviren, iş yerlerini sular altında bırakan, araçları yutan ve evleri çaresizliğe mahkûm eden şey sadece yağmur değildi. Cumartesi günü Kırşehir’de yağan yağmur, bir büyük gerçeği tokat gibi yüzümüze vurdu: allah’ın su yataklarını ranta çevirirseniz, doğa günü geldiğinde o yatağı sizden sel olup geri alır!
Şimdi bakıyorum da herkes tek bir telaşın peşinde: Suçlu aramak...
Bırakın bu ucuz tiyatroyu, bırakın suçlu aramayı! Biz ne zaman ders alacağız? Deprem olur suçlu aranır, sel olur suçlu aranır, yangın çıkar, kazalar peş peşe gelir yine suçlu aranır... Ama hiç kimse bu felaketlerin asıl sebebini, perde arkasındaki basiretsizliği konuşmaz.
Bu köşeden defalarca haykırdım, defalarca kaleme aldım: Bu şehir imarsız, bu şehir plansız, bu şehir vizyonsuz bir şekilde betonlaşıyor. Sormak istiyorum; bir şehrin imar planı, her yerel seçimde neden sil baştan değişir? Bir şehrin gelişmesi şahsi çıkarlarla değil; planla, projeyle ve uzun vadeli bir vizyonla olur. Oysa bizde gelen her belediye başkanının ilk icraatı, şehrin imar planıyla oynamak, rant haritalarını yeniden çizmek oluyor.
Allah’ın yarattığı su kanallarını, o koca dereleri ranta kurban edip üzerine beton döktünüz. Hafta sonu yağan yağmur sadece bir uyarıydı. Allah muhafaza, bu yağmur bir gün boyunca aralıksız sürseydi, Kırşehir derya deniz olur, can kayıplarının önüne geçilemezdi.
Şehrin şu anki yapılanmasına bir bakın: Olası bir depremde insanların sığınabileceği, toplanabileceği tek bir boş alan bıraktınız mı? Binalar dip dibe, zeminler kaygan, dere yatakları doldurulmuş... Su üzerinde yükselen bu binaların çökme tehlikesini kim inceliyor? Kimse! Sistem çok basit işliyor: Ver parayı, al ruhsatı, dik binayı!
Bundan otuz-kırk yıl öncesinin Kırşehir’ini hatırlayın. Şehrin dağlarından, mahallelerinden coşkuyla akan onlarca dere vardı. Bugün o derelerin yerinde yeller esiyor, daha doğrusu betonlar yükseliyor. Su yataklarını kuruttunuz, üzerini toprakla, betonla doldurdunuz. Şimdi de şaşırıyorsunuz; "Bu su nereden çıktı, nereye kaçacak?" diye.
En basit örnek: Bugün hastanenin önü eskiden koca bir dereydi. O derenin suyu Kılıçözü Çayı’na akardı. Şimdi o suyun gidecek bir yolu kaldı mı? Kalmadı. Su ne yapsın? Kendine nerede boşluk bulursa orayı yıkıp geçecek. Nitekim Cumartesi günü tam olarak bu oldu. Yağan yağmurun su yataklarını kendi ellerinizle kapatıyorsanız, doğanın kestiği cezaya da katlanacaksınız.
Hiç sağa sola bakıp günah keçisi ilan etmeyelim. Suçlu aramaya gerek yok; eğer bir suçlu varsa, o da bu şehirde yaşayan, bu gidişata göz yuman halktır, yani biziz! Derelerin bir gün coşacağını, doğanın intikamını ağır alacağını bilmiyor muyduk? Bal gibi biliyorduk. Ama görmezden geldik. Allah bize açık bir ikaz verdi, acaba hâlâ düşünmeyecek, hâlâ akıllanmayacak mıyız?
Bizler, şehri yönetenleri vizyonuna göre değil, rant pazarlıklarına göre seçtiğimiz müddetçe, doğanın adaletine teslim olmaya mahkûmuz. Şehrin seçilmiş belediye başkanlarının neredeyse tamamı bu vebale ortaktır. Gelen her yönetim, bu kadim şehre 100 yıllık bir gelecek hazırlamak yerine, 5 yıllık imar rantı tezgahları kurdu.
Bir şehrin planı beş yıllık seçim vadeleriyle yapılmaz; yüzyıllık vizyonla hazırlanır. Eğer bunu yapmazsanız; dereler dolar, yağmurlar sel olur, bizler de her felaketin ardından "ah, tüh, vah" diyerek dizimizi dövmeye devam ederiz.
Allah uyarısını yaptı. Bakalım rant hırsıyla kör olan gözler, bu gerçeği ne zaman görecek?