Tasavvuf işte bu arayışın adıdır; aşk ise onun ateşi. Çünkü tasavvuf, kuru bir bilgi değil, kalbin yanmasıdır. Aşk ise insanı kendi dar varlığından çıkarıp hakikatin geniş ufkuna götüren bir sırdır.
Hakiki aşkın ilk adımı, insanın kendini eksik hissetmesiyle başlar; insan ne kadar güçlü görünürse görünsün içinde bir boşluk taşır ve o boşluk hiçbir dünya nimetiyle dolmaz. Mal, makam, şöhret, övgü… Bunların hepsi kalbin yüzeyine dokunur ama derinliğine inemez.
Tasavvuf ehline göre insanın içindeki bu boşluk aslında ilahi bir çağrıdır; kulun Rabbine doğru çekilmesidir.
Bu yüzden büyük mutasavvıflar aşkı bir felaket değil bir kurtuluş olarak görmüşlerdir. Çünkü aşk insanın benliğini kırar. Aşk insanın gururunu ezer. Aşk insanın “ben” dediği putu yavaş yavaş parçalar. Ve insan en çok sevdiği şeyde aslında kendini değil, hakikati aradığını fark eder.
Tasavvufun en derin öğretisi de budur: Kul sevgilide hakikati arar, hakikatte ise Allah’ı bulur. Bu yüzden tasavvuf büyükleri aşkı ikiye ayırmıştır: mecazi aşk ve hakiki aşk. Mecazi aşk, insanın bir başka insana duyduğu sevgidir; bu aşk bazen insanı yakar, bazen ağlatır, bazen de olgunlaştırır. Fakat hakiki aşka giden yol çoğu zaman mecazi aşktan geçer. Çünkü insan önce sevmenin ne olduğunu öğrenir.
Sevmeden teslim olamaz. Sevmeden fedakârlık yapamaz. Sevmeden kendinden vazgeçemez. İşte bu yüzden bazı mutasavvıflar “mecaz hakikatin köprüsüdür” demiştir.
İnsan bir sevgili için geceleri uykusuz kaldığında, onun için sabretmeyi öğrendiğinde, onun yokluğunda kalbinin nasıl daraldığını fark ettiğinde aslında aşkın ne demek olduğunu anlamaya başlar. Ve bir gün kalbinin içinde şu soruyla karşılaşır: “Eğer fani bir varlık için bu kadar yanıyorsam, ebedî olan için kalbim nasıl yanmalı?” .
İşte o anda mecazdan hakikate doğru bir kapı aralanır.
Tasavvuf yoluna giren bir derviş için aşk artık sadece bir duygu değildir; o bir terbiyedir. Çünkü aşk insanı arındırır. Aşk insanın kalbindeki kibri söndürür. Aşk insanı sabra alıştırır. Aşk insanı beklemeye öğretir. Ve en önemlisi aşk insanı teslimiyete götürür. Hakiki aşkta kul artık kendisini merkeze koymaz; sevdiğini merkeze koyar.
Tasavvufun diliyle bu “fenâ”dır; yani benliğin erimesi. İnsan kendini kaybettikçe aslında kendini bulur. Çünkü tasavvufa göre insanın hakikati benliği değil, ruhudur. Ruh ise geldiği yeri hatırlar; geldiği yer ilahi huzurdur. Bu yüzden tasavvuf büyükleri kalbi bir aynaya benzetmiştir.
Dünya sevgisi bu aynayı paslandırır, nefis bu aynayı karartır, fakat aşk bu aynayı temizler. Aşkın ateşi kalbi yakar ama aynı zamanda arındırır. Nasıl ki ateş altını eritip saflaştırırsa, aşk da insanı saflaştırır. Bu yüzden gerçek âşıklar acıdan şikâyet etmezler. Çünkü bilirler ki acı kalbi olgunlaştırır. Aşkın en büyük sırrı da budur: İnsan sevdiği için yanar ama yandıkça arınır.
Tasavvuf yolunun yolcuları bu yüzden aşkı bir imtihan değil bir nimet saymışlardır. Çünkü aşk kalbi diri tutar. Kalbi diri olan insan ise hakikati aramaktan vazgeçmez.
Aşksız bir kalp ise kurumuş bir toprak gibidir; ne yağmur tutar ne çiçek yetiştirir. Tasavvufun büyükleri “aşk olmadan bu yol yürünmez” demiştir. Çünkü aşk olmayan yerde sabır olmaz, sabır olmayan yerde seyr’ü sülûk olmaz.
Aşk insanı gece uykusundan kaldıran bir çağrıdır. Aşk insanı secdede ağlatan bir sırdır. Aşk insanı dünyanın kalabalığında yalnız hissettiren fakat Allah’a yakınlaştıran bir haldir.
Gerçek âşıkların gözleri bazen hüzünlü görünür; çünkü onlar dünyanın geçiciliğini herkesten daha iyi görürler. Ama kalpleri huzurludur; çünkü kalplerini fani olana değil baki olana bağlamışlardır.
Tasavvufun özü de budur: kalbi dünyadan çekip hakikate yöneltmek. Ve bu yöneliş kuru bir düşünceyle değil, aşkın ateşiyle gerçekleşir. Çünkü akıl yolu gösterir ama aşk yürütür. Akıl konuşur ama aşk susar. Akıl hesap yapar ama aşk teslim olur. İşte bu yüzden mutasavvıflar “aklın bittiği yerde aşk başlar” demişlerdir. Ve hakiki aşkın son durağı ise vuslattır; yani kulun Rabbine yakınlığını idrak etmesi.
Bu vuslat bir gözle görülmez, bir sözle anlatılmaz; o kalpte doğan bir huzurdur. İnsan o huzuru tattığında artık dünyanın gürültüsü onu eskisi gibi sarsamaz. Çünkü kalbi artık başka bir merkeze bağlanmıştır.
Ve işte tasavvufun asırlardır anlattığı sır budur: İnsan aslında sevdiğine doğru yürür. Eğer kalbi dünyayı seviyorsa dünyaya doğru gider. Eğer kalbi hakikati seviyorsa Allah’a doğru yürür.
Bu yüzden tasavvuf ehli kalbin en büyük ibadetinin aşk olduğunu söylemiştir. Çünkü aşk insanı hakikate götüren en kısa yoldur; o yol dikenli olabilir, uzun olabilir, acı dolu olabilir, fakat sonunda insanı kendinden kurtarıp hakikatin kapısına götürür.
Ve o kapıya varan kişi artık şunu anlar: İnsan bu dünyaya sadece yaşamak için değil, sevmeyi öğrenmek için gönderilmiştir. Çünkü sevmeyi öğrenen bir kalp sonunda hakiki sevgiliyi bulur.