“İzafi Benlikler”

Geceyle sabah arasındaki o belirsiz vakitte, dağların en yüksek yerlerinde biriken damlalar yavaş yavaş uyanıyordu.

Soğuk taşların üzerinde titreyen bu küçük varlıklar, kendilerini ayrı ayrı hissediyordu. Kimi bir çiçeğin ucundan kopmuştu, kimi karanlık bir kayanın içinden doğmuştu. Her biri kendi hikâyesini taşıyor, kendi berraklığıyla övünüyor ya da bulanıklığını saklıyordu. Ama hepsinin ortak bir korkusu vardı: aşağıya düşmek. Çünkü aşağısı bilinmeyendi. Ve bilinmeyen, onlara yokluk gibi geliyordu.

Güneş doğdukça içlerinden bazıları buharlaşıyor, göğe yükseliyor, sonra tekrar yağmur olup geri dönüyordu. Ama bu dönüş bile onlara bir şey öğretmiyordu. Çünkü her seferinde yine “ben” olarak dönüyorlardı. Bir araya gelseler bile birbirine karışmıyor, sınırlarını korumaya çalışıyorlardı. Sanki en büyük mesele, kendini kaybetmemekti.

Bir gün, ince bir rüzgâr esti. Damlalar hafifçe yerinden oynadı. Aşağılardan bir ses geliyordu; derinden, ağır ve kesintisiz bir ses… Bir akışın sesi. Damlalar o sesi duydukça huzursuz oldu. Çünkü o ses çağırıyordu ama nereye çağırdığını söylemiyordu.

İçlerinden biri, en sessiz olanı, titreyerek sordu:

“Bu ses ne?”

Kimse cevap vermedi. Çünkü cevap verebilmek için o sesi anlamak gerekiyordu. Ve anlamak, yaklaşmayı gerektiriyordu. Ama yaklaşmak demek, düşmek demekti.

Aralarından biri, kendini en temiz ve en saf sayan damla, yüksek bir kayanın ucuna çıktı. Aşağıya baktı. Uzakta parlayan bir şey vardı ama tam seçilemiyordu. Başını kaldırıp diğerlerine seslendi:

“Oraya gidenler geri dönemez. Ben burada kalacağım.”

Bu söz, diğerlerinin içine bir rahatlık verdi. Kalmak güvenliydi. Değişmemek kolaydı. Ama o anda, taşın yüzeyinden ince bir su yolu oluştu. Önce küçük bir çizgi gibiydi, sonra genişledi. Sessiz damla, fark etmeden o çizgiye doğru kaydı. Tutunmaya çalıştı ama yüzey kaygandı. Ve bir anda kendini akışın içinde buldu.

Önce korktu. Çırpındı. Kendini geri çekmek istedi. Ama akış durmuyordu. Onu alıp götürüyordu. Yolda başka damlalara çarptı. Onlar da sürükleniyordu. Kimisi korkuyor, kimisi susmuş sadece akıyordu.

Zaman geçtikçe, içindeki direnç azalmaya başladı. Çünkü ne kadar dirense de akış onu bırakmıyordu. Ve ilk defa, kendini bırakmayı denedi. O an, içindeki korkunun hafiflediğini fark etti.

Arkadan gelen damlalar da birer birer akışa katıldı. Başta karşı koyanlar, en çok direnenler bile sonunda sürüklendi. Artık kim nereden gelmişti, kim neydi, bilinmez oldu. Sınırlar silinmeye başladı. Önceden “ben” dediği şey, akışın içinde eriyordu.

Günler geçti. Yol uzadı. Küçük yollar büyük akarsulara dönüştü. Ve sonunda, önlerinde sonsuz gibi görünen bir açıklık belirdi. Ne sonu vardı ne sınırı. Sadece bir genişlik… bir derinlik… bir sessizlik…

Akış hızlandı. Artık geri dönmek mümkün değildi. Damlalar bir anlığına son kez kendilerini hissetti. Ve sonra… hepsi o büyüklüğün içine karıştı.

Bir süre sonra sesler duyuldu. Ama bu sesler eskisi gibi değildi. Ayrı ayrı değil, sanki tek bir yerden geliyordu:

“Kaybolmaktan korkuyordum… ama kaybolan sadece sandığım şeymiş.”

“Ben kendimi korumaya çalıştım… ama koruduğum şey zaten yokmuş.”

“Yol uzun sandım… meğer hep aynı yere akıyormuşum.”

“Ben ayrıydım dedim… ama ayrı olan sadece zannımmış.”

“Ben denize ulaştım sandım…”

“Meğer hep denizin içindeymişim.”