Hayatın ona açtığı yolların çoğu çıkmaz sokaklara benziyordu. Attığı adımların bir kısmı yarım kalmış, kurduğu hayallerin bazıları daha filizlenmeden kurumuştu. Yıllar geçtikçe omuzlarında görünmeyen yükler birikmiş, içinde taşıdığı sessizlik ağırlaşmıştı.
Geceleri yatağa uzandığında gözlerini tavana diker, kendi kendine aynı soruları sorardı:
“Keşke öyle yapmasaydım…”
“Bunu neden söylemedim?”
“Biraz daha sabretseydim ne olurdu?”
“Ya o gün başka bir karar verseydim?”
Bu sorular zamanla bir düşünce olmaktan çıkmış, ruhuna saplanan dikenlere dönüşmüştü. Her hatıra dönüp dolaşıp aynı kapıya çıkıyordu; pişmanlık…
Öyle ki bir süre sonra yaşadığı her kırgınlığın, her kaybın, her yarım kalmış hikâyenin suçlusunu kendisi sanmaya başlamıştı.
Oysa bir zamanlar başka biriydi.
Girdiği meclisin havasını değiştiren, yüzleri güldüren, en karanlık günün içine bile küçük bir ışık bırakmayı başaran bir gençti. Onun olduğu yerde dertler biraz hafiflerdi. Bir olay yaşanır, o onu hikâyeye dönüştürür; insanlar kahkahalarla gülerdi. Hayatı fazla ciddiye almazdı. Dünya onun gözünde gelip geçilen bir handı. Biraz gülecek, biraz sevecek, sonra da yoluna devam edecekti insan.
Ama insan bilmediği yollar için hazırlanırken bunu fark etmiyor. Meğer o günlerde yaşadığı her şey, onu başka bir zamana hazırlıyormuş.
Başka bir sınava… Başka bir kendisine… Bir gün aynanın karşısında durdu.
Saçlarının ne kadar uzadığını fark etti. Şakaklarında belli belirsiz başlayan beyazlıklar artık saklanamayacak kadar belirgindi. Bir süre kendine baktı. Uzun uzun…
Sanki karşısında duran kişi kendisi değilmiş gibi. İçinden sessizce bir cümle geçti:
“O günler geçti artık…”
“Sen artık o genç değilsin.”
Yaşı çok ilerlememişti belki. Ama ruhu yorgundu. Bazı insanlar yıllarla değil, acılarla yaşlanırdı. O da onlardan biri olmuştu. Bir akşam kendi kendine hesap sormaya başladı.
“Yıllardır aynı şeyleri söylüyorsun.”
“Hatalarından bahsediyorsun.”
“Pişmanlıklarından bahsediyorsun.”
“Peki çözümün ne?”
“Hayıflanmaktan başka ne yaptın?”
“Bir zaman makinesi mi buldun?”
“Neyi değiştireceksin?”
O gece sustu. Kendine verecek cevabı kalmamıştı. Sessizce kalktı. Abdest aldı. Yüzüne vuran suyun serinliği sanki içindeki yangının üzerinden geçti. Namazını kıldı. Uzun uzun dua etti. Sonra yatağına uzandı. Ve uyku onu aldı…
Rüyasında kendini bir arabanın içinde gördü. Araba son sürat gidiyordu. Frenler tutmuyordu. Direksiyon ellerindeydi ama hiçbir şeye hükmedemiyordu. Korku bütün bedenini sarmıştı. Dudaklarından yalnızca şu söz dökülüyordu:
“Allah’ım yardım et…”
“Allah’ım yardım et…”
Tam umudunu kaybettiği anda araba aniden durdu. Bir caminin kapısının önünde. Derin bir nefes aldı. Titreyen adımlarla içeri girdi. Caminin içinde daha önce hiç görmediği bir adam vardı. Yüzünde tarif edemediği bir huzur. Bakışlarında yıllardır aradığı bir şey. Adam ona doğru baktı. Ve yalnızca iki kelime söyledi:
“Beni bul.”
Sonra tekrar…
“Beni bul…”
Genç adam ona yaklaşmak istedi lakin göz açıp kapayıncaya kadar adam kayboldu. Bir anda yok oldu. Panikle onu aramaya başladı.
Koştu.
Kapılar geçti.
Sokaklar geçti.
Derken kendini başka bir camide buldu. Kalabalık vardı. İnsanlar ağlıyordu. Ortada bir cenaze duruyordu. Yaklaştığında donup kaldı.
Defnedilen kişi biraz önce gördüğü adamdı.
O an göğsünün ortasına görünmeyen bir hançer saplandı sanki.
Nefesi kesildi.
Dizlerinin bağı çözüldü.
Yine geç kalmıştı.
Yine kaçırmıştı.
Yine yetişememişti.
Başını ellerinin arasına aldı.
Ve ağlamaya başladı.
Tam o sırada tanıdık bir ses duydu.
Başını kaldırdı.
Karşısında yine o adam duruyordu.
Bu kez gözlerinin içine bakarak şöyle dedi:
“Ben sana ağla demedim.”
“Beni ara dedim.”
Sonra tekrar kayboldu.
Genç adam kalbi göğüs kafesini parçalayacakmış gibi çarparak uyandı. Odanın karanlığında oturdu. Dakikalarca nefes almaya çalıştı.
Bu neydi şimdi?
Kimdi o adam?
Neyi arayacaktı?
Nerede bulacaktı?
Sabaha kadar düşündü.
Sonra birden yıllar önce duyduğu bir söz zihninde yankılandı:
“Kimisi çağrılır…”
“Kimisi arar…”
“Kimisi ise ikisine de ulaşamaz.”
Telefonunu eline aldı. Kadim dostlarından birini aradı. Falanca kişinin numarasını istedi. Sonra uzun bir konuşma yaptılar. Saatler süren bir muhasebenin ardından gerçeği fark etti.
Rüyadaki adam bir başkası değildi…
Yıllardır kaçtığı şeydi.
Yüzleşmek istemediği yaralarıydı.
Sürekli susturduğu sorularıydı.
Çözüm bekleyen sıkıntılarıydı.
Onlar ona sesleniyordu.
Onlar diyordu ki:
“Kaçma.”
“Ağlama.”
“Ara.”
“Çözümü ara.”
“Çareyi ara.”
“Rabbinin sana açacağı kapıyı ara.”
O gün anladı.
İnsan bazen başına gelen musibetin nedenini değil, içindeki hikmetini aramalıydı.
Çünkü bazı yaralar kapanmak için değil, insanı Allah’a yaklaştırmak için açılır.
Bazı geceler karanlık olsun diye değil, sabahın kıymeti bilinsin diye vardır.
Ve bazı kayıplar da aslında insanın kendini bulmasının başlangıcıdır.
Kıymetli okur…
Biliyorum.
Göğsünün tam ortasında kimsenin görmediği bir sızı taşıyorsun.
Belki yıllardır…
Belki çocukluğundan beri…
Belki bugün yaşadığın bir kırgınlıktan…
Ama unutma.
Derdi veren Allah, dermanını da yaratmıştır.
Şerri yaratan da O’dur.
Hayrı yaratan da.
Seni dara düşüren de O’dur.
Sana çıkış yolunu gösterecek olan da.
Hiçbir karanlık gece sabaha direnemez.
Hiçbir fırtına sonsuza kadar sürmez.
Ve hiçbir sıkıntı Allah’tan büyük değildir.
Bir gün dönüp geriye baktığında anlayacaksın.
Bugün canını yakan şeylerin bazıları, seni kurtaran şeylermiş.
O vakte kadar…
Ağlama demiyorum.
İnsan bazen ağlar.
Ama ağlarken aramayı bırakma.
Çünkü kapıyı çalmak senin işin.
Açmak ise Allah’ın…