2009 yılının Eylül ayı… İnsan hayatında bazı yıllar vardır; yaşanırken sıradan görünür ama geriye dönüp bakıldığında bütün ömrün ekseni olduğu anlaşılır. O sabah lise bahçesinde dizilen yüzlerce öğrenciden biri de oydu. Henüz çocukluğunu tam geride bırakamamış, gençliğine de alışamamıştı. Kim olduğunu bilmiyor, kim olacağını ise hiç tahmin edemiyordu. Üzerindeki okul forması yeniydi, ayakkabılarının tabanı sertti. Kalabalığın arasında kaybolmuş hissediyordu. İstiklal Marşı okundu. Müdür konuştu. Sınıflar dağıldı. Hayat, sıradan görünüyordu. İlk hafta birbirine benzeyen dersler, yeni yüzler ve yabancılık hissiyle geçti. Kimsenin fark etmediği sıradan bir cuma akşamı okuldan çıktı. Köyüne dönecekti. Eski tuşlu telefonunu cebinden çıkarıp saate baktığı sırada ekran kendiliğinden aydınlandı. Arayan yoktu. Numara yoktu. Mesaj sesi de duyulmamıştı. Sadece siyah ekranın üzerinde beyaz harfler belirdi.
“Akşam saat altıyı bekle.”
Kaşlarını çattı. Mesaj kutusuna girdi. Hiçbir şey yoktu. Telefonun hafızasında böyle bir mesaj bulunmuyordu. Sanki yazı ekranın camının altına işlenmişti. Telefonu kapatıp cebine koydu.
“Herhalde bozuldu…”
diye mırıldandı. Otobüs durağına yürüdü. Dakikalar geçti. Her cuma dolup taşan yol bomboştu. Ne minibüs geldi… Ne servis… Ne de köye giden herhangi bir araç… Bir süre bekledikten sonra yürümeye karar verdi. Geçen araçlara el kaldırıyordu. Hiçbiri durmuyordu. Tam umudunu kaybetmeye başladığı anda telefon tekrar titremeden aydınlandı.
“Kimse almayacak seni.”
Genç adamın eli dondu. Ekrana bakakaldı. Bir satır daha belirdi.
“Okulun aşağısındaki eski durakta saat altıyı bekle.”
İlk defa göğsünün içine tarif edemediği bir korku çöktü. Telefon avucundaydı. Parmakları uyuşmuş gibiydi. Derken yeni bir kelime yazıldı.
“Korkma.”
Artık yürümeye devam etmekten başka çaresi olmadığını düşündü. Yazılanları önemsememeye çalıştı. Tam o sırada eski model beyaz bir Renault yaklaştı. El kaldırdı. Araç durdu. Şoför, köyüne kadar gitmeyeceğini ama beş kilometre yakınına bırakabileceğini söyledi.
“Gerisini yürürüm.”
dedi. Araca bindi. Yol boyunca tek kelime konuşmadılar. Beş kilometre kala indi. Güneş dağların arkasına çekilmişti. Saat altıyı on beş geçiyordu. İki köy arasındaki küçük ağaçlığa yaklaşırken hava hızla kararmaya başladı. O sırada arkadan gelen farlar toprağı aydınlattı. Aracı kullanan kişi köylülerden tanıdığı bir ağabeydi. Durdu.
“Gel, bırakayım seni.”
Rahatlamıştı. Arabaya bindi. Yol boyunca gelişigüzel sordu.
“İlçeden mi geliyorsun ağabey?”
“Evet.”
“Ne zamandır yoldasın?”
“İşim vardı. Altıyı biraz geçe ancak çıkabildim.”
Genç adamın yüzündeki kan çekildi. Demek… Saat altıda bekleseydi… Bu araba onu zaten alamayacaktı. Telefon yeniden aydınlandı.
“Boşuna yürüdün.”
Bu kez telefonu elinden düşürüyordu neredeyse.
Eve vardığında ilk işi cihazı kapatmak oldu. Annesi sofrayı hazırlıyordu. Hiçbir şey anlatamadı. Sadece…
“İçimde kötü bir his var anne.”
diyebildi. Yaşlı kadın oğlunun yüzüne baktı. Sessizce dizine uzanmasını söyledi. Saçlarını okşadı. Dualar okumaya başladı. O gece genç adam ilk kez korkunun sesini dinledi. Hafta sonu boyunca telefon hiç açılmadı. Pazartesi sabahı yeniden okula gitmek üzere hazırlanırken istemsizce cihazı eline aldı. Kapalıydı. Bataryası bile bitmek üzereydi. Fakat ekranın üzerinde yine yazılar vardı.
“Önce tıraş ol.”
Donup kaldı. Telefon kapalıydı. Bunun mümkün olmaması gerekiyordu. Birkaç saniye sonra yeni satır oluştu.
“Saçını beş numara kestir.”
“Sakalını tamamen kazı.”
Artık direnmedi. İlçeye erkenden indi. Berbere girdi. Hiç düşünmeden denileni yaptırdı. Okula ulaştığında koridorda olağanüstü bir kalabalık vardı. Müdür eline makas almıştı. Uzun saçlı erkek öğrencileri tek tek çeviriyor, saçlarını herkesin önünde kesiyordu. Sıra ona geldiğinde müdür sadece başını kaldırdı. Şöyle bir baktı. Sonra eliyle geçmesini işaret etti. Hiçbir şey söylemedi. Genç adamın dizlerinin bağı çözüldü. Eğer telefonu dinlememiş olsaydı… Şimdi herkesin içinde saçları kesilecekti. O gün ilk kez korkusunun yanına başka bir duygu eklendi. Merak. Akşam yurda döndüğünde ekran yine aydınlandı. Tek satır. Bir isim. Sınıf arkadaşlarından biri. Altında yalnızca şu yazıyordu.
“Ona güvenme.”
Sebep yoktu. Açıklama yoktu. Sadece uyarı vardı. Günler geçtikçe telefon geleceği birkaç saat, bazen birkaç gün önceden haber veriyor; söylediği her şey eksiksiz gerçekleşiyordu. Kaybolan defterler… Ani sınavlar… Yolda karşılaşacağı insanlar… Hatta söyleyeceği cümlelere kadar… Hiç yanılmıyordu. Başlarda bunu bir mucize sandı. Sonra kader. Daha sonra ise… Kendi hayatını yaşamadığını fark etti. Bir sabah aynaya bakarken ürperdi. Karar veren kendisi değildi artık. Sadece uyguluyordu. O gün telefonu dolabın en alt rafına kilitledi. Anahtarı cebine koydu.
“Bugünden sonra kendi kararlarımı vereceğim.”
dedi. İlk gün her şey normaldi. İkinci gün küçük aksilikler başladı. Üçüncü gün her şey birbirine girdi. Otobüsü kaçırdı. Arkadaşıyla tartıştı. Sınavı kötü geçti. Yanlış insanlara güvendi. Sanki görünmeyen biri bütün taşları yerinden oynatıyordu. Haftalar sonra dolabı açtı. Telefonu eline aldı. Ekran yazılarla doluydu. Sayısız uyarı… Sayısız cümle… Okuyamadığı kadar çok… Tam o sırada hepsi silindi. Yerine yalnızca tek satır kaldı.
“Korkma.”
Boğazı düğümlendi. Fısıldayarak konuştu.
“Sen… kimsin?”
Gönderebileceği bir numara yoktu. Arayabileceği biri de… Yine de telefon cevap verdi. Yeni harfler ağır ağır oluştu.
“Ben…”
Kısa bir sessizlik. Sonra ikinci satır.
“Senim.”
Üçüncü satır geldi.
“Sen… Bensin.”
O gece ilçedeki eski internet kafeye gitti. Saatlerce araştırdı. Paralel evrenler… Çoklu evren teorisi… Kuantum olasılıkları… Aynı kişinin farklı hayatlar yaşayan sonsuz kopyaları… Bilim insanları bunun mümkün olabileceğini söylüyordu. Ama… Hiçbiri bunu kanıtlayamamıştı. İnternet kafeden çıkarken telefon yine aydınlandı.
“Sadece bu yıl birlikte olacağız.”
Bir satır daha.
“Sonraki iki yıl boyunca kendi kararlarını kendin vereceksin.”
Genç adam uzun süre ekrana baktı. O ana kadar yaşadığı her şeyi zihninde tekrar tekrar canlandırdı. Telefon ilk kez konuştuğunda duyduğu korkuyu, altıyı beklemesini söyleyişini, kimsenin durmayacağını haber vermesini, müdürün elindeki makası, güvenmemesi gereken insanları… Hepsi eksiksiz gerçekleşmişti. Şimdi ise önünde cevabını bilmediği yeni bir zaman vardı. İki yıl… Neden iki yıl? Neden şimdi susacaktı? Bunun cevabını bilmiyordu.
Telefon son kez aydınlandı.
“İki yıl sonra yeniden görüşeceğiz.”
Genç adam nefesini tuttu. Parmakları istemsizce telefonun tuşlarına dokundu. Yazıları silmeye çalıştı. Menüye girdi. Gelen kutusunu açtı. Boştu. Taslaklar boştu. Arama kayıtları boştu. Telefonun içinde hiçbir şey yoktu. Sanki bütün mesajlar yalnızca ekranın üzerinde var oluyor, sonra da hiç yazılmamış gibi kayboluyordu.
Tam telefonu cebine koyacakken ekran bir kez daha ışıldadı.
Bu kez yalnızca tek bir cümle vardı.
“Eylül ayında Ülkü gelecek.”
Altında son bir satır daha belirdi.
“Telefonu sakla.”
Genç adam uzun süre kıpırdamadan ekrana baktı. Ne Ülkü adında birini tanıyordu ne de neden iki yıl sonrasını beklemesi gerektiğini biliyordu. Telefonu kapattı. Bu kez gerçekten kapattığını düşündü. Arka kapağını açtı, bataryasını çıkardı ve uzun süre avucunda tuttu. Sonra hepsini tekrar yerine yerleştirdi. O gece telefonu dolabının en alt gözüne kaldırdı. Kimsenin bulamayacağı eski bir kutunun içine koydu.
Kendi kendine sessizce fısıldadı.
“İki yıl…”
Sonra odanın ışığını söndürdü.
Telefon bir daha hiç yazmadı.
En azından…
İki yıl boyunca.
Devam edecek…