BENİ SOLHAN'IN YAĞMURLARINDA YIKASINLAR!

Solhan’a her yolum düştüğünde Merkez Camii’ne uğrar, beş on dakika bir köşede diz çöker, eski zaman dilimlerine taşırım muhayyilemi.

Mela Ubeydullah (ks)’ın camisidir burası. Yörede sevilen, sayılan bir değerdi o. Sesi, ilmi, irfanı kısacası bir ağırlığı vardı. Hoşsohbet, rikkat ehli bir zattı. Memleketimizin uleması arasında hatırı sayılır bir yeri, nevi şahsına münhasır bir kişiliğe sahipti. Özellikle sohbetleri bir başkaydı. Kulaktan çok gönüle hitap ederdi. Minberden sesi duyulunca cemaat pürdikkat kesilirdi. Sadece cemaat mi? Mübalağa kabul edilmesin ama aynı rikkati duvarlarda, pencerelerde, kapılarda, avizelerde, rahlelerde, caminin hemen her noktasında müşahede etmek mümkündü. Sadece onu dinlemek, arkasında namaz kılmak, o manevi iklimi teneffüs etmek bana sonsuz bir haz verirdi.

Dedem de, anneannem de Mela Übeydullah’ı çok severlerdi. Allah üçüne de rahmet etsin. Hele anneannem yok mu Mela Übeydullah’ın ismi anıldı mı gözleri dolunay gibi parlardı. Ümmi bir kadındı. Okuması, yazması yoktu ama kocaman bir kalbi vardı. Kalp insanıydı, cümle evliyaullaha âşıktı. Fate Mâle (Melâ’nın kızı) dendi mi akan sular dururdu. Biz torunlarına çok düşkündü; nasihatini, duasını hiç eksik etmezdi.

Solhan benim için biraz Mela Übeydullah, biraz anneannem, biraz dedem ve çokta çocukluğumdur. Orada büyüdüm, orada demlendim. Birçok şeyimi oraya borçluyum; oralıyım yani! Hani şair der ya ‘Oralarda bir yerde yüreğimi bırakıp geldim’ öyle bir şey işte!

Bu arada Mahmut Meriç abimi unutmak haksızlık olur. TEMOÇİN OTELİ’nin altında bulunan manav dükkanı bizim için iptidaî bir Çınar Altı idi. Orada soluklanırdık, orada nefeslenirdik. Onun sadra şifa sohbetleri benim ruhumu yıkayan zemzem suları gibiydi. Solhan’da ne kadar eren, dervişmeşrep insan, alim, abid, mecnun ya da “Keremli insan” varsa onun dilindeydi, onun sinesinde bağ bahçe sahibiydi. Bayezid-i Bestami’den, Muhyiddin-i Arabi’den, Rabiatül Adeviye’den, Mela Sadullah’tan aktardığı anekdotlar, paylaştığı menkıbeler tarifine imkan olmayan bir iklime taşırdı ruhumu.

Çok güzel yürekli insanlar tanıdım orada, Mahmut Abi’nin Çınarı’nın altında, manav dükkanında. Uğur Sönmezel Hocamız, İbrahim Akgün Hocamız, Vedat Bıçak kardeşimiz o günlerin bana hatıralarıdır. Uğur Hocanın takılmaları hiç gitmez aklımdan. Çok babacan, sevgi dolu bir insandı! Tavizsiz üslubuna hayrandım. Çarşı merkezinde kırtasiyesi bulunan Mela Ali Tunç Hocamız'ın kiracısıydı. Çok kitap okurdu, bize de bulaştırdu minnettarım. Paylaşmayı seven, kendine güvenen, imanlı, ihlaslı bir öğretmendi. Sözleri, sohbetleri hakeza. Ruhlara dokunan, akılları okşayan dilbeste bir şarkı gibiydi sohbetleri... Sertti ama kırıcı değildi; kucaklayan, seven ve sevdirten babacan bir yanı vardı… Ayak tırnaklarından saç tellerine kadar öğretmendi; gerçek bir muallim, sevgi dolu bir mürebbî, müşfik bir baba… Öğretmen dendi mi Uğur Hocam gibi olmalı derdim hep… Sınıfa girdi mi çıt çıkmayan, ağzından laf çıktı mı sınıfta dert keder bırakmayan bir asilzâde!…

İbrahim Hocamızın da ondan geri kalır tarafı yoktu. Fakat Uğur Hocamıza nispetle İbrahim hocamızda enfûsî bir derinlik vardı, içsel bir heyebetin sesi yankılanırdı. Yakından müşahade imkanı bulanlar ancak bu inceliğin vukufiyetine aşina olabilirlerdi. İkisi de güzeldi, ikisi de güzellikte dürrî yektâ idi. İbrahim Hocamız çok yumuşaktı, halim selim bir kişiliğe sahipti, hatipti mesela... Mela Ubeydullah Camii’nde ara ara yaptığı sohbetleri hatırlayan var mı bilmem ama hala hatırlarım. Dimağların idrakte zorlanacağı kadar empati kültürü yüksek sohbetlerdi. Kraati, cümleleri, sözleri, sohbeti en sert gönülleri bile yumuşatır bir lezzet içreydi. Eklemekte fayda görüyorum hocamız aynı zamanda iyi bir futbolcuydu. Top onun ayağına gittimi başka yere gitmek istemezdi ama o paslaşmayı çalıma tercih ederdi çünkü top koşturmaktan öte oyun oynamayı, birlikte vakit geçirmeyi, mutluluğu artırmayı, yüzlerin gülmesini, paylaşmayı, ortaya adam gibi bir oyun çıkarmayı severdi, topta önceliği buydu. Topla adeta dans ederdi desem mübalağa sayılmaz.

Geçenler de bir vesile tekrar yolum oralara-Solhan’a düştü. Şehri bir baştan bir başa dolaştım. Celal Temiz abimizin lütfettiği bir video da altını çizdiği dibi eski günlerinden eser kalmamış bir ilçe ile karşılaştım... Yeni binalar, yeni yüzler, yeni yollar, yeni bir Solhan gördüm. Yeşile doymuş caddeler, maviye boyanmış kırlar, insanın içine musiki gibi dolan hatıralar ve asla geri gelmeyen yıllar. Diline sağlık Aysun ablanın (Gültekin) ne güzel mırıldanmış kulaklarımıza:

Bir gün gazel döker ömrün bağları

Eser sam yelleri dal yarelenir

Daha fazla yarelenmemek için sözü Ömer Daniş kardeşimize bırakalım. Bizi köyümüzün yağmurlarında yıkasın. Söyleyemediklerimizin tercümanı olsun.

Eğer ölürsem buralarda

Vasiyetimdir beni götürsünler doğduğum topraklara!

Beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar

Başucumda biter yediveren gülleri ah!

Aşıklar koklasınlar!

Abdulbari Karabeyeser