“Asıl Senin Derdin Ne?”

Üniversitenin ilk yılıydı. Hazırlık senesi…

Memleketten ilk defa uzun süreli ayrıldığım, içimdeki çocukla genç adamın kavga ettiği zamanlar. Şiire ve edebiyata merakım o günlerde filizlenmişti; kelimeler içimde büyüyor, cümleler geceleri yastığımın altında çoğalıyordu. Derslere girip çıkarken bazen hocanın sesi uzak bir uğultuya dönüşür, ben zihnimde başka âlemlere giderdim. İçimden geçen dizeleri sıranın kenarına, defterin arkasına, bazen bir peçeteye yazardım. Sanki yazmazsam boğulacaktım.

Bir gün yine liseden kalma bir alışkanlıkla, Zinnur, Mehmet ve Emir’le dersi kırıp çarşıya gittik. Gençlik işte… Dünyayı biz kurtaracakmışız gibi bir özgüven, ama içimizde tarifi zor bir boşluk.
O gün derse giren Cafer hoca, arka sıraya oturmuş. Sıranın üzerinde karalanmış yazıları görmüş.
“Burada kim oturuyor?” demiş.
“İsmail,” demişler.
“Nerede o?”
“Derse gelmedi hocam.”
Ertesi gün derse girdik. Yoklama almak pek âdeti değildi. Elinde kitap, sıraların arasında dolaşıyordu. Bir an göz göze geldik. Gözlerimin içine baktı ve eğilip sertçe fısıldadı:
“Ey çaresiz çarık, yer seni sıkar sen beni sıkarsın.”
Sonra kitapla kafama vurdu.
Öfkeyle ayağa kalktım.
“Niye vurdunuz hocam? Lise mi burası?” dedim.
Yüzüme baktı. Gözleri sertti ama içi başka bir şey söylüyordu.
Sonra bunu kulağıma Arapça söyledi:
“Urîdu en erâke misle Ömer.”
Anlamadım dedim. Bir daha vurdu. Bu kez yüzüne daha sert baktım.
“Çıkışta yanıma gel,” dedi.
“Gelirim,” dedim. “Derdiniz neyse görelim.”

Çıkışta o önde, ben arkada yürüdük. İçimden, “Üniversite hayatın buraya kadarmış İsmail,” diye geçiriyorum. “Şimdi ters bir söz söyler, kavga ederiz, her şey biter.”
Odasına girdik.
“Kapıyı kilitle,” dedi.
Ceketini çıkardı, gömleğinin kollarını sıvadı. Bu hayra alamet değildi benim için. Kavgaya işaretti sanki.
“Geldim hocam,” dedim. “Söyleyin, derdiniz ne?”
Bir an sustu. Sonra yavaşça,
“Asıl senin derdin ne?” dedi.
Şaşırdım.
“Nasıl yani?”
“Niye yazdın o şiirleri? Ne derdin var İsmail?”
Hayatımda ilk defa biri bana bunu sormuştu. “Ne derdin var?”

O ana kadar herkes ne yaptığımı sormuştu; kimse neden yaptığımı sormamıştı.
Termostan su koydu. Çay demledi. Bir bardak uzattı.
O gün kavga etmedik. O gün dertleştik.
Konuşurken içimdeki düğümler bir bir çözüldü. Anladım ki bana vurduğu kitap değilmiş; uyandırmak istemiş beni. “Yaz,” dedi. “Usanmadan yaz. Derdini kelimeye dökmezsen o dert seni yer.”
“Seni Hz. Ömer gibi görmek istiyorum,” dedi tekrar.
“Adaletli, güçlü, ama kalbi titreyen bir adam…”

O günden sonra ne zaman bunalsam kapısını çaldım. Bir kere “of” demedi. Yol gösterdi. Okumam gereken yazarları söyledi. Her biri hayatımda bir pencere açtı. Bazen bir cümlesiyle haftalarca düşündüm. Bazen bir bakışıyla kendimi toparladım.

Yıllar su gibi aktı.
Cafer hoca Ankara’ya gitti.
Okulda bir yetim gibi kaldım. İslam tarihinin tadı kaçtı. Derdimi dökecek, “Asıl senin derdin ne?” diyecek kimse kalmadı. İnsan bazen bir binada değil, bir insanın varlığında okurmuş meğer.

Bir gün hayatını anlattı. Makam, mevki derdi olsaydı yurtdışından gelmezmiş. “Ben burada insan yetiştirmeye geldim,” dedi. O gün odada ikimizde sustuk…
Sonra acı bir meselesine değindi. Yutkundu.
“Ben o gün sabrettim,” dedi. “Dilime geleni söylemedim.”
Gözlerime baktı.
“Başına ne gelirse sabreyle İsmail. Bu benim sana vasiyetimdir. Bu hayatımın düsturudur.”

O cümle, yıllar sonra bile kulağımda.
Hayat insana çok şey öğretir. Ama bazı şeyleri bir kitap değil, bir insan öğretir. Bir insanın bir kalbe dokunması, bir ömrün yönünü değiştirebilir. Bazen bir soru… Bazen bir çay… Bazen kulağa fısıldanan bir cümle…

Aradan kaç yıl geçerse geçsin, insanı gerçekten görenler unutulmaz.
Çünkü onlar sadece ders anlatmaz; kaderin seyrine küçük ama derin bir dokunuş yaparlar.
Bir dokunuş…
Bir hayat.
Ve bazen bir öğretmenin “Asıl senin derdin ne?” sorusu, bir insanın ömrü boyunca aradığı cevabın başlangıcı olur.

Hayatlara dokunan öğretmenler, öğrencilerinin hayatında görünmeyen köprülerdir. Onlar bazen anne şefkati, bazen baba ciddiyeti, bazen bir dost sabrıdır. Çoğu zaman karşılığını görmeden, alkış beklemeden, bir gencin ayağa kalkması için sessizce omuz verirler.
Ve bazen bir insanı kurtarmak, bir dünyayı kurtarmaktır…