Elazığ’ın büyük âlimlerinden Arındıklı Ali Baba’nın (1911-2009) en büyük hobisi kitap okumak ve halka nasihat etmektir.

Nasihatlerinin halk tarafından dinlenilmediğini görünce kimseyle konuşmama kararı alır. Bu kararından sonra peygamber Efendimizi (sav) rüyasında görür. Hazreti Peygamber kendisine “Hoca konuş” diye emir verir.

Ertesi gün rüyasını hocası Deli Şevki Efendi’ye anlatınca onun da böyle bir rüya gördüğünü öğrenir. Köyde beş vakit ezan okuduğu halde kimse camiye gelmeyince köyde ezan okumama karar almış. Bunun üzerine o da rüyasında Efendimizi (sav) görmüş ve “hoca ezanı oku!” ihtarını almış.

Nakşibendî Hazretleri “Tarikate mâd sohbet est” buyurur. Yani bizim tarikatımız sohbettir. İster dinlesin, ister dinlemesin mümin her fırsat ve ortamda hak sözü söylemek ve yaymakla mükelleftir. Dil bunun için vardır, dudak bunun için vardır. Dil söyleyecek, kulak dinleyecektir. Her azanın bir görevi vardır. Dil, kulaktaki kirin, pasın panzehiridir. Kulak önemlidir. Öyle olmasaydı “Gözden evvel kulak aşina olur!” derler miydi? İnsan neyi dinlerse, konuşursa gönlü ona kayar. Bütün mesele gönlün istikametidir. Hoca efendiler sürekli konuşacaklar ki cehaletle paslanan kulaklar temizlensin. Ancak bunu yaparken de ölçüyü kaçırmamak gerekir.

Taşları delen suyun çokluğu değil, damlaların sürekliliğidir. Allah namaz kılanlarla, oruç tutanlarla, zikir çekenlerle beraberim demiyor. Böyle bir ayeti kerime yok ama “ben sabredenlerle beraberim (innallâhâhe meas sâbirîn)” (2/153) buyuruyor. Bu hitap birçok ayeti kerime de geçiyor.
Yunus peygamber, otuz seneyi aşkın bir zaman tebliğ görevini yaptı fakat kimseyi inandıramadı. Çareyi kaçmakta buldu. Balığın karnında ağırlanınca hatasını anladı ve “Lâ ilâhe illâ ente subhaneke inni küntü minezzalimin!” duasıyla geri döndü.

Malumunuz bizim meşhur şair ve mutasavvıfımız Yunus Emre’nin de benzeri bir kaçış hikâyesi vardır. Aklıyla hareket edenin cezasını ayaklar çeker. Allah’tan ki tövbe ve istiğfar kapısı kapalı değildir.
Buralardan anlıyoruz ki vazifeyi terk etmek diye bir şey yoktur. Bir görev verilmişse şartlar ya da gidişat nasıl seyrederse etsin mümin söylenilenlere harfiyen uymakla yükümlüdür. Kurtuluş ve selamet yolu budur. Bunun en güzel örneklerinden bir tanesi de Uhud Harbi’dir.

Yetişmiş insana su ve ekmek gibi ihtiyaç duyulan o zor günlerde Hamza gibi, Musab gibi yetmiş kahramanlar toprağa verildi! Niçin? Küçük bir hata yüzünden, söylenilenler dikkate alınmadığından, emre riayet edilmediğinden!
Evet, bizler ecele, rızka ve kadere iman etmişiz eyvallah ama netice de görev ihmalinden oldu bu olay, bunu yok sayamayız. Kimse görev yerini ve vazifesini terk etme lüksüne sahip değildir. Terk ederse işte böyle yetmiş canın toprağa düşmesine sebep olur, gözler ıslanır, yürekler yanar! İmtihanın sırrı buradadır. Allah’ın muradı sonuç almak ya da bir işi neticelendirmek değildir, imtihan etmektir. O isterse her şey bir anda olur, ona hiçbir şey zor değildir çünkü. Ahibba-yı kirâm boşuna “mümin zaferle değil; seferle mükelleftir” buyurmamış!

Konuşması gereken konuşacak, dinlemesi gereken dinleyecek, susması gereken susacak. Hangi vazife verilmişse vazifeye dört elle sarılmak icap eder. Dünyevi ve uhrevi huzur ve saadet buradadır. Allahü Teâlâ “Ey Resulüm senin görevin tebliğdir!” (13/40) buyuruyor. Hidayet ve zafer Allah’ın işidir. Onun için görevleri karıştırmamak gerekir!

Arındıklı Ali Baba’da, hocası Şevki Efendi’de içtihatlarında yanıldılar! Yunus peygamber ve diğerleri hakeza… Baba evladıyla, öğretmen talebesiyle, imam cemaatiyle, peygamber ümmetiyle imtihan halindedir. Kimse imtihandan muaf değildir.
Sonsöz

Anlatılır ki bir zamanlar Şeyh Efendi’nin biri müridine üç tane halı vermiş, oğlum bu üç halıyı filan şehirdeki arkadaşıma götür ver, gel demiş. Mürit üç halıyı alıp yola çıkmış. Yolda bu halılardan bir tanesini satıp parasını cebe indirmiş. Kendi kendine de arkadaşı nereden bilecek üç tane halı olduğunu, iki tane olduğunu söylerim olur biter deyip halıları istenilen yere getirip vermiş. Şeyh Efendi halılardan birinin eksik olduğunu görünce, müride;

“Oğlum arkadaşım bana üç tane halı gönderecekti, hâlbuki sen iki halı getirmişsin” der. Mürit:
“Hayır, üç tane değil, iki tane halı gönderdi.” Der. Bunun üzerine şeyh:
“Bak sorarım, sonra pişman olursun” demiş. Mürit:
“İstiyorsanız sorun!” demiş.
Şeyh Efendi diğer arkadaşının olduğu memlekete doğru dönerek seslenmiş:
“Hocam kaç tane halı gönderdiniz?” Karşı taraftan “üç halı!” cevabı gelmiş:
Bunu işiten mürit:
“Hocam madem bu kadar birbirinize yakınsınız elinizi uzatsaydınız halıları alırdınız. Beni buraya kadar niye yordunuz?” demiş. Bunun üzerine Şeyh Efendi şöyle buyurmuş:
“Oğlum gayemiz halı alıp vermek değil, bizim asıl gayemiz seni imtihandan geçirmekti. Sen de imtihanı kaybettin” demiş.
İşte imtihan denilen şey tam da budur. Mümin uyanık olmalı, tongaya düşmemeli. Ummadık yerde ve şekilde yolu tuzaklanmış olabilir. Bu tuzaklar kişinin durumuna, pozisyonuna göre değişir. Bu tuzaklar bazen para, bazen kadın, bazen aile, bazen makam, bazen bilgi, bazen de dünya saadeti olur. Önemli olan imtihanda olmayı unutmamaktır yani arif olmaktır.