“16.09.2017”

Uyandım.

Uyandım.
Saat altıya geliyordu. Gecenin sonu, sabahın henüz aydınlanmadığı o sessiz vakit… Gözlerimi açtığımda odada hiçbir ses yoktu. Yine de sanki çok uzaklardan, çok eskilerden biri “Uyan oğlum…” der gibi dokundu uykuma.
Bir süre tavana baktım. Sonra tarih geldi aklıma:
16 Eylül.
Bazı tarihler takvimde durmaz; insanın içine kazınır. Aradan dokuz yıl geçer, hayat değişir, insan değişir ama o gün olduğu yerde kalır. Sanki zamanın bir köşesinde hâlâ aynı sabah yaşanıyordur.
Ben bugün dokuz yıl öncesine uyandım.
Bir ev geldi gözümün önüne. Duvarlarında yılların yorgunluğu, içinde sabrın sessizliği vardı. Hayatı kolay tarafından görmemiş bir kadın… Yokluğu bilmiş, zorluğu sırtlanmış, kendi payından eksiltip evladına vermiş. Kışın soğuğunu, yazın sıcağını, tarlanın tozunu, hayatın ağır yükünü içine çekmiş; yine de yüzünden umudu eksiltmemiş.
Bazı insanların ellerine bakınca ömürleri okunur. Çizgilerinde yaşadıkları, nasırlarında çektikleri saklıdır. Bazı insanların sesleri ise insanın bütün çocukluğunu taşır.
Benim çocukluğumun sesi sendin.
Sıcak ekmeğin kokusunda, tandırın başında, çeşme yolunda, sofranın sessizliğinde… Bazen bir “üşüdün mü?” sorusunda, bazen hiçbir şey söylemeden yüzüme bakışında. O zamanlar bunların kıymetini bilmiyordum. Çocukluk, insanın elindekileri sonsuza kadar sanıyor.
Sonra büyüdüm.
Hayatın yükünü kendi omuzlarımda hissettikçe, geçmişte fark etmediğim ayrıntıları anlamaya başladım. İnsan, kendi yorulunca başkasının yorgunluğunu fark ediyor.
Meğer bir ömür boyunca dinlenmeden yaşamışsın.
Meğer annelik, kendinden eksilip evladını tamamlamakmış.
Yıllar geçti. Başka yollar, başka şehirler, başka sabahlar gördüm. Hayatın içinde savruldum; düştüm, kalktım, yoruldum. Ama insan nereye giderse gitsin, kendisini var eden yere içinde dönüp duruyor.
16 Eylül sabahı o dönüş yeniden başladı.
Bir anda dokuz yıl silindi. Zaman sustu. Aradaki mesafeler, geçen yıllar, yaşanan onca şey… Hepsi bir anlığına anlamını yitirdi.
Geriye sadece bir ev, bir çocukluk ve o tanıdık ses kaldı.
Bazı acıların kelimesi olmuyor. İnsan anlatmaya çalıştıkça eksiliyor. Bazı özlemler ise yıllar geçtikçe dinmek yerine insanın içine daha derin yerleşiyor. Bir ezan sesinde, eski bir fotoğrafta, eylülün serinliğinde ansızın kendini hatırlatıyor.
Bugün yine 16 Eylül.
Dokuz yıl önce yarım kalan cümleleri düşünüyorum. Söylenemeyenleri, ertelenenleri, “daha sonra söylerim” diye bıraktıklarımızı…
Oysa insanın en büyük yanılgısı, daha sonra diye bir zamanın hep var olacağını sanması.
Bazı sesler bir daha duyulmuyor.
Bazı eller bir daha başımıza değmiyor.
Fakat sevgi, ölümle bitmiyor. İnsan toprağa bıraktığı birini kalbinden çıkaramıyor. Çünkü bazı insanlar artık bir yerde değil; insanın içinde yaşıyor. Bir hatırada, bir duada, bir kokuda, bir cümlede…
Eylülün serinliğinde bugün içimde eski bir sıcaklık var.
Ve ben artık biliyorum: İnsan bazen güne uyanmıyor, geçmişine uyanıyor.
Ben bu sabah dokuz yıl öncesine uyandım.
Hayatın bütün yükünü sessizce taşıyan, kendi acısını içine gömüp evladının yüzüne gülümseyen o kadının hatırasına…
Söyleyemediğim ne varsa, dokuz yılın sessizliğiyle bugün içimden geçiriyorum.
Belki bu dünyada yollarımız ayrıldı. Belki bazı cümleler yarım kaldı. Ama inanıyorum ki insanın kalbinde sevgiyle taşıdığı hiçbir şey gerçekten kaybolmuyor.
Bir gün bütün ayrılıkların biteceği, bütün hasretlerin son bulacağı, yarım kalan ne varsa tamamlanacağı bir yer olmalı.
O güne kadar seni dualarımda, hatıralarımda ve kalbimin en sessiz yerinde taşıyacağım.
Huzuru mahşerde kavuşmak dileğiyle…
Oğlun,
Ismayıl…